29 Ağustos 2011 Pazartesi

Herkes Önce Kendisine Baksın

3 Temmuz tarihinden bu yana yaşananları hepimiz izliyoruz. Bu konularda futbol camiasının her kesiminden; her taraftar grubundan farklı sesler yükseliyor. Yargısız infaz yapandan tutun da “bekleyelim, görelim” diyerek sakin tavır alanlara kadar her türden tepkiyle karşılaşmak mümkün.



Tüm bu tepkiler içerisinde bana en ilginç gelenleri ise “İbretle İzliyoruz” başlıklı yazımda dile getirmiştim. Sadri Şener özelinde Trabzonspor’u eleştirmiş; ayrıca da Beşiktaş taraftarı olması nedeninden ziyade, spor yazarı demeye dilimin varmadığı Turgay Demir’e seslenmiştim. Ancak müsaadenizle bu yazıda Beşiktaşlı herhangi birine değil; Beşiktaş taraftarının tümüne olmasa da geneline seslenmek istiyorum.



Şike soruşturmasının patlak verdiği günden itibaren; Büyük çoğunluğunuz Fenerbahçe’ye yüklendiniz. İlk günlerde çıkan “Emenike’nin şike parası sayarken çekilmiş videosu var” türündeki haberleri baz alarak; o belirsizlikte “şike” yaptığımız hükmüne vardınız. Hatta olayı daha da abartan Çarşı grubu; resmi sitesi olan forzabesiktas.com'un girişinde Trabzonspor için şampiyonluk kutlaması mesajı dahi yayınladı. Bu hareketin hemen ertesi gününde Trabzonspor Kulübü Başkanı Sadri Şener’in gözaltına alınmasıyla birlikte sitedeki görseli apar topar kaldırarak ne kadar komik bir duruma düştüklerini hepimiz hatırlıyoruz.

 
Bu olaydan yalnız 2 gün sonra; soruşturmaya Beşiktaş da dahil oldu; hem de kıyısından köşesinden de değil; direkt olarak teknik direktörü Tayfur Havutçu ve asbaşkanı Serdal Adalı’nın gözaltına alınmasıyla. Ardından da söz konusu 2 ismin tutuklanarak Metris Cezaevine gönderildiğini biliyoruz.



Bu noktaya kadar Fenerbahçe’ye yüklenen; bize henüz iddiaların güvenilirliği net değilken “şikeci” yakıştırması yapan Beşiktaş taraftarının; bu son gelişmeyle birlikte Serdal Adalı’ya; özellikle de Fenerbahçe taraftarlarının büyük çoğunluğunun dahi neredeyse Aziz Yıldırım kadar savunduğu Tayfur Havutçu’ya sahip çıkması bekleniyordu. Neticede biri asbaşkanları, diğeri de yeteneklerinden çok beyefendiliğiyle tanınan eski futbolcuları&yeni teknik direktörleri Tayfur Havutçu’ydu. En azından isnat edilen suçlar ispat edilene kadar camiaları, taraftarları tarafından savunulacaklarına kimsenin şüphesi yoktu.


Peki bu beklentilere rağmen Beşiktaş taraftarı ne yaptı? Önce forzabesiktas.com’dan söz konusu isimlere “masum olduğunuza inanıyoruz ancak aklanın da gelin” diyerek seslendi. Ardından Beşiktaş J.K yönetimi; şike iddialarının muhatabı olan karşılaşmayla kazandıkları Türkiye Kupası’nı aklanana kadar iade edeceklerini açıkladı. Ve bu hareket; başta Beşiktaş taraftarları olmak üzere Fenerbahçe aleyhtarı kesim tarafından takdirle karşılandı. Beşiktaş’ı örnek almamız gerektiğini söyleyenler nedense; “Kupayı iade ettikten sonra kupanın kendilerine sağladığı haklardan, Avrupa Ligi’nden de feragat edecekler mi?” şeklindeki soruyu kendilerine hiç sormadılar.



Fenerbahçe taraftarları olarak biz; “Suçluysak cezamızı çekmek istiyoruz; önce adalet” dediğimiz halde Beşiktaş taraftarı bunu görmeyerek; basının belden aşağı haberlerine, savcının çelişkili tavırlarına verdiğimiz tepkileri “şikecileri savunuyorlar” söylemiyle eleştirdi. Fenerbahçe taraftarı tepkilerini sadece sosyal medyada, bilgisayar başında değil; sokaklardaki, meydanlardaki, cezaevi önlerindeki eylemleriyle; Fenerium’lara akın etmesiyle de hayata geçirdi. Buna karşılık Beşiktaş taraftarı ise sustu, izledi ve zaman zaman forumlarında yaptığı özeleştirilerde “Aziz Yıldırım’ın gönderdiği mektubun fotokopisini satsalar bizi geçerler” ifadesini kullanarak durumun kendi açısından vahametini ortaya koydu. (Halen haber1903 isimli sitede söz konusu ifadeler mevcuttur)



Tabi ki Beşiktaş taraftarının bu tutumu; kendi teknik direktörüne, yöneticisine sahip çıkmaması beni ilgilendiren bir durum değil. Nihayetinde ben, Fenerbahçeli’yim ve Beşiktaşlı’lardan bu olaylara tepki göstermelerini beklemem saçma. Bütün bunları yazarken aslında tek bir şeye dikkat çekmek istedim.



Şimdi tümüne olmasa da Beşiktaş taraftarının geneline sesleniyorum. Yazdıklarımın ötesinde sizin de çok iyi bildiğiniz gibi söz konusu “Şike” soruşturmasında öyle veya böyle sizin de isminiz geçiyor. Yöneticinizi, stadınızın güvenlik müdürünü geçtim ancak teknik direktörünüz cezaevinde. Yani, bize yüklenmekten daha önemli sıkıntılarınız mevcut.


Buna rağmen; halen kendinize bakmadan bize “şikeci” diyerek yüklenmeniz cahillik; bizim, başkanımızı ve yöneticilerimizi savunmamızı eleştirmeniz ise komiktir. “Fenerbahçe şike yaptı” diyen Beşiktaş taraftarı önce Tayfur Havutçu’nun neden cezaevinde olduğunu; 2004’teki Çaykur Rizespor maçının da içinde bulunduğu dönemi; 2006’da Yıldırım Demirören’in Adnan Polat’la Papermoon’da yediği yemekten sonra mekânın önünde verdiği demeci ve Cumhuriyet gazetesinin vakt-i zamanında neden “Beşiktaş Sahaya Şeref’siz Çıktı” şeklinde bir manşet attığını düşünecek; eğer bunlardan vakit bulabilirse bize saldıracak. Rahmetli Kazım Kanat’ın 2004’teki olaylardan duyduğu utancı belirttiği yazıdan da biraz örnek alacak.



Sonuç olarak; biz Fenerbahçeli’ler, Beşiktaş taraftarından kendi insanlarına bizim gibi sahip çıkmalarını beklemiyoruz. Bunu yapmamaları tamamen kendi ayıplarıdır, ve bizi zerre alâkadar etmez. Ancak kendi camialarını savunamadıkları gibi; bizim camiamıza laf atmalarını da acizlik olarak görüyor ve diyoruz ki;



Artık yeter; önce kendinize bakın, kendi vicdanlarınızı aklayın; öyle gelin.



Saygılarmla..



#sanasozyinebaharlargelecek


http://twitter.com/#!/pikuee

26 Ağustos 2011 Cuma

İhale Nasıl O'na Kaldı?



Mehmet Ali Aydınlar; kim olduğunu, özgeçmişini yazmaya gerek yok. Herhangi bir nedenle bu sayfada bulunan herkes kim olduğunu biliyor. Bilenlerin bir kısmı saygıyla anarken; bir kısmı da isminin yanından negatif ifadeleri eksik etmiyor.


İşin trajikomik tarafı; bahsettiğim iki grubun son 2 günde yer değiştirmiş olması. 

Daha açık yazayım.



Mehmet Ali Aydınlar 24 Ağustos 2011 tarihinden önceki 52 gün boyunca bir kesim tarafından;




“Fener’asyon Başkanı,


Aziz Yıldırım’ın adamı,


Şikeyi örtbas edecek,


Bizi Avrupa’ya rezil edecek,


Fener’e ceza vermez,


Neden Aziz Yıldırım’ı ziyaret etti,


Türk futbolunu kaosa sürükleyecek,


Delillere rağmen düşüremiyor,


Fenerbahçe’yi koruyor”

Şeklinde suçlamalara maruz kalırken, 24 Ağustos’tan itibaren diğer kesim tarafından;


“Hükümetin adamı,


Fenerbahçe düşmanı,


Hakkımızı yedi,


Emeğimizi çaldı,


Uefa’dan korkup bizi yaktı,


Hukuk kurallarını çiğniyor,


Yalan söylüyor,


Ülkesinin kulübüne sahip çıkamadı”


Şeklindeki ifadelerle muhatap oluyor.


Yani an itibariyle Türkiye’de; takımı farketmeksizin futbolla kıyısından köşesinden ilgilenip de Aydınlar hakkında olumlu düşünen bir kişi bulmak imkansız diyebiliriz. Evet, ülke futboluna yön verenlerin aldıkları kararlar birilerine yaranmak için değil; adaleti sağlamak için olmalıdır. Ancak Aydınlar son 54 gündeki icraatlarıyla değil herhangi bir kesimi tatmin etmek; tam aksine herkesin tepkisini çekiyor.


Peki Aydınlar’ın en büyük, ve diğer hatalarına sebebiyet veren hatası nedir?


Fenerbahçeli olması mı? Hayır.


Fenerbahçe’yi küme düşürmemesi mi? Hayır.


Nihaî karar için topu yargıya atması mı? Hayır.


Fenerbahçe’yi Şampiyonlar Ligi’ne göndermemesi mi? Hayır.


Bu saydıklarım kimilerine göre hatadır, maddeler renklere göre değişebilir ancak herkes yukarıdan “Aydınlar’ın hatası budur” diyerek belirli maddeler sayabilir.


Bana göre, Aydınlar’ın en büyük hatası 3 Temmuz 2011 tarihinde yapamadıklarıdır. 30 Haziran Perşembe günü apar topar federasyon başkanı seçilen, ismi yalnızca o tarihten 1 hafta kadar önce ortaya atılan Aydınlar; söz konusu tarihten yalnızca 3 gün sonra Türk futbol tarihinin en büyük bombasını kucağında bulmuştur.


Ve ne yazık ki koltuk sevdasından mıdır, yoksa süreci iyi süzememekten midir bilinmez; 3 Temmuz 2011 tarihinde istifa etmeyerek hem söz konusu süreçteki, hem de belki de kişisel kariyerindeki en büyük hatasını yapmış ve kendisine en büyük zararı vermiştir.


Çünkü Mehmet Ali Aydınlar söz konusu tarihten bugüne kadar geçen 54 gün içerisinde;


Başarılı spor adamı imajını,


Güvenilirliğini,


Başında bulunduğu sağlık kuruluşunun ismini zedelemiş, toplumun rengi fark etmeksizin tüm kesimlerinin tepkisini çekmiş, ve kendisi de muhtemelen fiziksel ve mental olarak üst düzeyde yıpranmıştır.


Tüm bunların da ötesinde, biz Fenerbahçe taraftarlarının gözünde “bitmiş”; ve hayalini kurduğu Fenerbahçe başkanlığı koltuğunu ebediyete kadar kaybetmiştir.


Yazıyı noktalarken şunu da belirtmek isterim ki bu konuda beni düşündüren bir tek şey var. Başarılı bir iş adamı olması ve spora, özellikle de Fenerbahçe’ye katkılarıyla tanıdığımız Mehmet Ali Aydınlar kendi kendine şu soruyu sormuş mudur?


“Bu bombayı benim kucağıma nasıl bıraktılar?”


Saygılarımla..


#sanasozyinebaharlargelecek


http://twitter.com/#!/pikuee

24 Ağustos 2011 Çarşamba

İbretle İzliyoruz

Uzun süredir hiçbir şey yazmadım. Özellikle 3 Temmuz tarihinden; yani şike operasyonunun başladığı günden bu yana da içimden gelmedi. Twitter’da bizden daha iyi bilen büyüklerimizi dinledik yer yer; yer yer de kendimize göre değerlendirmeler yaptık. Ancak ortalık o kadar karışıkken blog yazısı yazacak düzeyde bir şeyler yazmak benim açımdan pek de olanaklı değildi. Bu yazıda da operasyonun değerlendirmesinden ziyade, oyunu kuralına göre oynamayan; belden aşağı vurmanın dozunu kaçıranlardan bahsedeceğim.

Bizim Fenerbahçe taraftarları olarak 3 Temmuz’dan bu yana söylediklerimiz üç aşağı beş yukarı aynı. Bizler; kulübümüz bir pisliğe bulaşmışsa cezasını çekmeyi tabi ki istiyoruz. İtiraz ettiğimiz noktalar ise Türk futbolunun tüm pisliğini üzerimize yıkmaya çalışmaları ve basının sürekli belden aşağı vurması. Buna son örnek olarak da hiç kuşkusuz Alex hakkında çıkarılan haberlerdir. Aslında Alex’le ilgili kısım başlı başına yazı konusu olur ancak özetle; ortada henüz kime ait olduğu belli olmayan büyük bir ayıp vardır. Alex De Souza eğer ifadeye çağırılırsa emniyetin; çağırılmazsa da Taraf ve özellikle de Hürriyet gazetelerinin ayıbı olarak hafızalarımızda kalacaktır. Ki ayrıca Alex ifadeye çağırılmadığı takdirde habere imza atan Hürriyet mensubunun da hukuksal anlamda takipçisi olunacaktır. Bu paragrafa atıpta bulunup Alex’i bu derece savunmamı eleştirir tarzda yorum yazanları da ciddiye almayacağım; baştan anlaşalım. Alex tartışma konusu olmamıştır, olamaz.

Basının son 54 günde yazdıkları, “Emenike’nin videosu var” ayıbı, Baransu, Rok vs. bunlara girmeyeceğim; bilindik şeyler. Ancak özellikle son günlerde ibretle izlediğim 2 isim var.

1.si Trabzonspor Kulübü Başkanı Sadri Şener. Federasyonun delil yetersizliği nedeniyle aldığı lige devam kararından sonra konuşmaya yeniden hız verdiğiniz görebiliyoruz. Kendisini eleştirmekten ziyade soracağım tek soru olacak. Bir tane gazeteci de, Sadri Şener federasyonu eleştirdiğinde “Sadri Bey, Benfica deplasmanına yurt dışına çıkış yasağından dolayı gidemeyen siz değil misiniz?” diye sormadı mı? Kendisi ve kulübü hangi davadan yargılanıyor da Fenerbahçe düşmedi diye sürekli federasyona saydırıyor?

İbretle izlediğim 2. isim ise Fotomaç gazetesi yazarı Turgay Demir. Twitter kullananlar muhakkak denk gelmişlerdir. Köşe yazılarını takip etmiyorum; ancak hem denk geldiğim köşe yazılarında, hem de twitter’daki üslubunda ağır düzeyde tahrik unsuru mevcut. Fenerbahçe ve Aziz Yıldırım’ı savunanlara açıkça hakaret etmekten, aşağılamaktan çekinmiyor. Ve işin en ilginç tarafı da kendi tuttuğu takımın teknik direktörünün ve yöneticisinin de aynı davadan cezaevinde olduğu gerçeğini atlayarak sürekli biçimde Fenerbahçe’ye ağır şekilde saldırıyor.

İşine gelen sorulara cevap veriyor, işine gelmeyenler karşısında ise ya susuyor, ya da aklı sıra karşısındakini aşağılama yolunu seçiyor. Söylediği lafların nereye gittiğini bilmiyor. “Papermoon” diyerek laf atıyor; cevap olarak “2006’daki Papermoon vakasını da anlatın” dediğimizde kala kalıyor. Bize fütursuzca saldırarak “temiz futbol” vurgusu yapıyor; ancak kendisine rahmetli Kazım Kanat’ın dahi bir yazısında utandığını belirttiği 2004’teki olayları hatırlattığımızda verecek cevabı yok.

İşin acıklı kısmı ise, Türk spor basınında böyle adamlardan “duayen, yılların gazetecisi, üstat” gibi ifadelerle bahsediliyor. Halbuki onca senedir yazı yazan birine göre ifade yeteneği de zayıf. Fikirlerini güçlü bir anlatım tarzıyla sunamadığı için çocukça benzetmeler yapıyor, ve genellikle belden aşağı vurma yoluna gidiyor.

Kadıköy’de son oynanan Shaktar Donetsk karşılaşması malumunuz; olayları biliyoruz. Fiziksel şiddeti desteklemiyorum. Ancak ligin 2. yarısında neredeyse küfür dahi etmemiş bir taraftar kitlesi; ne oldu da günahsız basın emekçilerine, foto muhabirlerine kadar şiddet girişiminde bulunacak noktaya geldi? Bunu biraz düşünmek gerekir.

Taraftarın bu hale gelmesinde en büyük pay sahiplerinden biri de Turgay Demir’dir; bu noktada TSYD’ye de söylememiz gerekenler var. O da muhtemelen bir sonraki yazının konusudur.

Sürç-i lisân ettiysem affola.

#sanasozyinebaharlargelecek

http://twitter.com/#!/pikuee

25 Haziran 2011 Cumartesi

Döner Bıçaklarıyla Dalalım Abi!

Çok konuşuldu, çok tartışıldı. Kimilerine göre fazlasıyla ağır bir cezaydı; kimileri ise adaletin yerini bulduğunu düşünüyordu. Evet, Bursaspor’a Beşiktaş maçı öncesinde çıkan ve maçın iptaline neden olaylardan ötürü verilen cezadan bahsediyorum.

Kendi adıma ne düşündüğümü baştan söyleyeyim; ardından da nedenlerini yazayım. Ben Bursaspor’a verilen cezanın kesinlikle yerinde olduğunu düşünüyor; hatta olayları çıkaranlara verilecek bireysel cezalarla da durumun iyice pekiştirilmesi gerektiğini savunuyorum. Bir kısmınızın “Olayları çıkaran taraftar, hem de stad dışında oldu. Kulübün suçu ne? Dediğini duyar gibiyim. Şimdi gelelim o meseleye; kulübün suçu ne?

Taraftarlar ne için vardır? Taraftar kimliği hangi oluşum içindir? Kulüpler için. Yani taraftarlık olgusu bir takımı desteklemek için meydana gelmiştir.

Bir maçta olay çıktığı zaman kulübün seyircisiz oynama veya saha kapatma cezası alması, taraftarın cezasız kalmış olması anlamına gelmez. Sonuçta ceza kapsamındaki karşılaşmayı ya da karşılaşmaları izleyemeyecek olan yine taraftarlardır. Yani ceza kulübe kesilmiş gibi görünse de, zararın büyük çoğunluğunu taraftar görür. Ki zaten takımına gerçekten bağlı olan taraftarın da kulübüne ceza getirecek davranıştan kaçınması gerekir. Tabi ki bu yazdıklarım münferit olarak değerlendirilebilecek; yani binlerce kişinin arasındaki 5-10 kişinin yaptığı taşkınlıkları kapsamıyor.

Şimdi gelelim Bursa meselesine; olayı bir de Bursa özelinde değerlendirelim. Hayatımda bir kere, lisedeyken okul gezisi için gittim. Onun dışında bilmem Bursa’yı. Malum ligi takip ettiğimizden; Bursaspor ile Beşiktaş arasındaki gerginliği nedenleriyle birlikte biliyoruz. Bu durum Fenerbahçe taraftarı olarak beni ilgilendirmese de spor sever gözüyle baktığımda tabi ki hoş değil.

Onun haricinde anlatılanlardan bildiğim kadarıyla;

* Bursa insanların başka takımların formalarıyla rahatça dolaşamadığı, dolaştığında ise genellikle fiziksel tepkiye maruz kaldıkları;


* Büyük kulüplerin store açamadığı; açsa dahi camının çerçevesinin indirilmesinden ötürü apar topar kapatmak zorunda bırakıldığı bir şehir.

Genel durum böyle midir bilemiyorum; ancak bu tip durumların yaşandığını biliyorum, duyuyorum.

Bursa konusunu noktalamadan önce bilmeyenler için İstanbul’dan birkaç örnek vereyim.


* Ben ligin ilk yarısında Şükrü Saraçoğlu’nda oynanan Beşiktaş maçını Kadıköy’de, boğanın iki sokak üstünde seyrettim ve mekânın nereden baksanız dörtte biri Beşiktaşlı’ydı.


* 2 sene kadar önce yine bir Beşiktaş maçını Mecidiyeköy’de; arkadaşlarımla birlikte seyrettim ve formalarımız da üzerimizdeydi.


* Yine Kadıköy’de izlediğim bir Galatasaray maçından sonra iskelede üzerinde Galatasaray forması bulunan bir kadın taraftar gördüm.


* Ligin son haftasındaki Sivasspor maçını izlemek için Kadıköy’e gittiğimde yine iskelede, üzerinde Trabzonspor forması bulunan bir kadın vardı.


Diyeceksiniz ki bunlar alelade örnekler; hiç mi kavga çıkmıyor. Çıkıyor, ama daha çok maç günleri. Diğer günlerde bir sıkıntı olmuyor. Üstelik maç günleri için de 4 farklı örnek verdim.


Ben şiddetin kimin tarafından uygulandığı ayırt edilmeksizin “Şiddetle” cezalandırılmasından yanayım.


Ama sırf yukarıda saydığım 2 maddeden ötürü bana göre Bursaspor her türlü ibretlik cezayı hak ediyor. Bir halkın; kentinin takımına sahip çıkması çok güzel bir şeydir. Ancak başka takım taraftarlarına rahatça takımlarını destekleme hakkı vermeyen bir taraftar grubu ve taraftarını bu tip düşüncelerden arındırmaya çalışmayan bir kulüp de her türlü cezayı hak eder. Bursa özelinde yazıyorum fakat bu fikirlerim benzer durumların yaşandığı diğer şehirler için de geçerli.


Ve daha açık konuşayım; bana kalsa Bursa ve benzeri şehirlerdeki taraftarların aklının başına gelmesi için, bu şehirlerdeki spor karşılaşmalarını en az 2 sene süreyle durdurur; takımlarını tarafsız sahada oynatırdım. “Taraftar daha sert tepki gösterir” diyenler olabilir; cezayı katlayarak arttırırdım.


Sırf başka takım taraftarlarının coşkusuna, sevinçlerine izin vermedikleri için. Sırf arkalarındaki kalabalığa güvenerek tek yakaladıkları insanlara akılları sıra delikanlılık taslamamaları için. Taraftar olmadan önce insan olmayı öğrenmeleri için. Bunları söz konusu şehirlerde yaşayan tüm insanlar için söylemiyorum; hedefimdeki kesim belli. Fanatizmin suyunu çıkaranlar. İş yargı yoluyla olay çıkartanlara hapis cezası verilerek çözülse çok daha güzel olurdu ancak maalesef böyle bir şey yapılmadığı için görev federasyona düşüyor.


Ve artık Bursa ve o yapıdaki şehirlerde yaşayan taraftarların “İstanbul takımı” gibi saçma sapan bir kavramdan vazgeçmeleri ve her şehirde üç büyük takımın taraftarlarının bulunabileceğini kabullenmeleri gerekiyor. Çünkü;


Fenerbahçe İstanbul takımı değildir.


Galatasaray İstanbul takımı değildir.


Beşiktaş İstanbul takımı değildir.


İstanbul takımı dediğiniz İstanbulspor’dur, Sarıyerspor’dur, Kasımpaşaspor’dur. Ancak merkezleri, stadları İstanbul şehrinde olmasına rağmen üç büyüklerin hiç birisi yerel değildir. Büyüklükleri İstanbul’a sığmaz; İstanbul’la sınırlanamaz. Coşkuları sadece İstanbul’da yaşanmaz; şampiyonlukları ülke çapında kutlanır.


Anadolu takımlarına gönül veren tüm taraftarların artık bu durumun farkına varması, ve birlikte yaşadıkları insanların tercihlerine saygı göstermeleri dileğiyle;


Şiddetsiz kalın..(;

20 Haziran 2011 Pazartesi

Biz Neden Sektirmiyoruz?

Aslında bu yazıda ifade edeceklerim Türk futboluna özgü şeyler değil. Dünyanın her yerinde benzer, hatta daha ağır örnekleri olan bir konuda yazmak istedim. Ancak yapacağım değerlendirme büyük kulüpler bazında olacağı için burayla sınırlıyız.

 Konumuz ezelî rakiplerin kulüp değiştirmeleri, yani başka ezelî rakiplerine transfer olmaları. Ve bu konudaki son örnekler de Trabzonspor'dan Galatasaray'a transfer olan Selçuk İnan ve Ceyhun Gülselam.


Taraftarlar olarak illa ki bir şeylere duygusal bakıyoruz; bir futbolcuyu sahiplenirken onun "profesyonel" olduğunu, kazandığı parayla bir şekilde futbol sonrası hayatını kurtarması gerektiğini unutuyoruz. Ve dolayısıyla da bizde oynadıktan sonra rakibimize imza attığında kızıyoruz. Ancak ben seneler içerisinde şunu fark ettim ki tepki gösterdiklerimiz genellikle yerlerini doldurmakta zorlandığımız isimler. Yani gösterilen tepkilerdeki en büyük neden "kuyruk acısı".


Şimdi isterseniz örnekler üzerinden devam edelim; hangi takımın taraftarları, hangi futbolculara nasıl tepkiler göstermiş hatırlayalım.


Tümer Metin: Beşiktaş - Fenerbahçe


Emre Belözoğlu - Galatasaray - Fenerbahçe


Rüştü Reçber - Fenerbahçe - Beşiktaş


Tümer Metin'le başlayalım. Hatırlarsınız, Fenerbahçe'ye gelişi büyük olay olmuştu. Küfürleri, hakaretleri geçtim, olayı asker kaçağı olmaya kadar vardırmıştı Beşiktaş taraftarının büyük bir kesimi. Şimdi ben senelerdir Tümer konusunda tartıştığım her Beşiktaş taraftarına sorduğum soruyu yine soruyorum. 33 yaşına kadar askerlik yapmadan Beşiktaş'ta oynayan Tümer Metin; 2 günde nasıl kaçak durumuna düştü?  Böylesine saçma bir yorum nasıl yapılabilir? Ya da bu yönde pankartlar açan, sloganlar atan Beşiktaş taraftarları düştükleri aciz durumu hiç fark ettilermi? Geçelim.


Emre Belözoğlu; gelişine Fenerbahçe taraftarları dahi inanmakta uzun süre zorluk çekti. Galatasaray cephesinde ise hüzün ve öfke vardı. Kendilerinin de kadın akrabaları olduğunu unutan bir kısım haysiyet yoksunu maganda; Emre'ye her fırsat bulduklarında topluca küfürler etmekten geri durmadılar. Yolda tek başına gördüğünde imza isteyecek adamlar, Emre'ye milli takım kamplarında otobüse binerken uzaktan küfür ettiler. Para kazanmayı seçmesini bahane ettiler. Çoğunun ve çoğumuzun hayatımızda göremeyeceğimiz milyon avroları reddetmediği için suçladılar. Geçelim.


Ve Rüştü Reçber.. Fenerbahçe kulübünün 13 yıllık emektarı, kaptanı. Belki Fenerbahçe'den yüklü miktarda para kazanan ancak sayısız maçta da Fenerbahçe'yi kurtaran, aldığı parayı da kuruşu kuruşuna hak eden, biriydi. Kulübün adeta sembol isimlerindendi. Ne Galatasaray'da 4 sezon geçirmiş Emre'ye benzer; ne de 5 sene Beşiktaş'ta oynamış olan Tümer'e. Çünkü oynadığı zamanlar için Fenerbahçe demek, Rüştü demekti. Sakın bana "Tümer Türkiye'de başka takımda oynamam dediği halde Fenerbahçe'ye gitti diye kızıyoruz" demeyin. Rüştü'nün böyle bir demeç vermesine bile gerek yoktu; dile kolay 13 sene.


Ama gitti. Bir anda Beşiktaş'a imza attığını öğrendik medyadan. Şaşırdık, üzüldük, kimimiz tepki gösterdik. Ama bir gün olsun Kadıköy'de Rüştü'ye maç boyu topluca küfür edilmedi, yolda, şurda burda laf atılmadı. Evet kızdık, üzüldük ama yerini de doldurduk. Hani yukarıda bahsettiğim "kuyruk acısı" kavramı vardı ya; işte meselenin özü tam olarak budur.


Biz Rüştü'nün de, Nobre'nin de, Serkan Balcı'nın da, Kazım'ın da yerlerini bir şekilde doldurduk. Bizden gitmeleri ya da bizde oynamamaları futbolumuzu etkilemedi. Rüştü diğer örneklerin arasından sembol isim olması itibariyle sıyrılır, mevkisi dolsa da manevi yeri dolmaz. En azından buna saygı gösterdik.


Ama sizler her fırsat bulduğunuzda Tümer ve Emre'ye saldırdınız; medyaya yansıyan her olayda yargısız infaz yaptınız. Emre sakatlandığında "iyi olmuş" diyecek kadar ahlaksızlaştınız.


Şimdi eğer bu yazıyı sonuna kadar okuduysanız kendinize sorun; neden sizlerin Emre ve Tümer'e gösterdiğiniz tepki Rüştü'ye gösterilmiyor? Siz mi çok sevdiniz? Yoksa biz mi yeterince sevemedik.. Düşünün ve lütfen fikirlerinizi yazın..


Saygılarımla..

dipnot: bu yazı; futbol extra dergisi 2011 ağustos sayısının 21. sayfasında "hempenaltihemgol" rumuzuyla yayınlanmıştır.

25 Nisan 2011 Pazartesi

Harmandalı

Yine kurallar icad edildi; yine komik bakış açılarıyla yaklaşıldı olaya. Çünkü mevzu bahis Fenerbahçe, hedef büyük. Anlamak yok, dinlemek yok.. Kulaktan dolma bilgilerle pervasızca saldırmak var.

Şu ana kadar bir Fenerbahçe taraftarı olarak ligdeki yarışı değerlendirecek, ortalığı daha da karıştıracak yazılar yazmadım. Yorum konusunda boş durmadım tabi ki. Sarı Lâciverte çamur atan kim varsa elimden geldiğince cevabını vermeye özen gösterdim. Ama blog yazmak için haftalarca elimde tonla malzeme olmasına karşın pek işin içine girmek istemedim.

Ne oldu da bu tavrım değişti peki? Buca maçı malumunuz. Henüz üzerinden 24 saat geçti ancak ortalık maç bitiminden bu yana yangın yeri gibi. Ortalıkta bukalemunlar başta olmak üzere ağız ishali olmuş tonla canlı dolaşmakta. İngiltere'den tutun da Ekvator Ginesi'ne kadar dünyanın her yerinde her hakemin penaltı vereceği bir pozisyona sığınmış tek hücreli yaşam formlarına rastlamaktayım.

Verilen penaltıya isyan gerekçeleri nedir peki? Pozisyonun çarpma olarak değerlendirilebilecek olması.

Çarpma?.. Çarpma?.. Şimdi sırasıyla gidelim isterseniz.

1) Pozisyonun çarpma değil de kastî olduğunu söyleyen mi oldu?

2) Eğer Bünyamin Gezer kasıtlı olduğunu düşünseydi sarı kart yerine kırmızı kart göstermez miydi?

3) 2. maddede bahsedildiği gibi pozisyona kırmızı kart diye isyan etmeyen her bir Fenerbahçe taraftarı 1. maddenin canlı kanıtıdır.

4) Ceza alanındaki herhangi bir elle müdahalenin penaltı olabilmesi için illâ ki kasıtlı olması zorunlu mudur? Zorunluysa Fifa'nın kurallar kitapçığındaki kaçıncı madde bunu doğrular?

5) Bariz kasıtlı pozisyonlar hariç bir elle müdahalenin niyet sorgulaması eğer el vücuda bitişik vs. durumlar da yoksa gerekli midir? Gerekliyse maçları hakemlerin yerine kâhinlerin yönetmesi mantıklı değil midir?

6) Hazır el vücuda yapışık tabirini kullanmışken son sorumuzu da soralım.. Hepimiz gördük; yazıya resim olarak da ekledim, umarım yayınlandığında görünür. Bucaspor'lu arkadaşın elini kolunu sakınma gibi bir derdi yok; kollarını sallaya sallaya gayet rahat şekilde girmiş olaya. Bu oyunun adı futbol mudur? Yoksa harmandalı mı?..

Ve son olarak.. Hatırlarsanız arkasına sığındığınız yorumcular geçen hafta da 2 penaltımızın verilmediğini söylemişlerdi. Madem geçen hafta iplemediniz; bu hafta da örnek gösteremezsiniz. Değil Markus Merk; Collina bile "Penaltı Değil" dese; o pozisyon penaltının hasıdır. Siz kendinizi de yırtsanız penaltı oğlu penaltıdır.

Saygılarımla..

Çubuklu kalın..;)

Not: Uzun zamandır ara vermiştim ancak son haftalarda ard arda aldığımız galibiyetler üzerine buralardaki yorumlarda gördüğüm karalamalara karşı daha sık yazmaya çalışacağım. Sonraki yazılarım bukalemunlar, sevimli tavrını korkular sarınca değiştiren başkanlar ve Anadolu takımlarının bitmek bilmeyen İstanbul kompleksleri üzerine olacak.

16 Mart 2011 Çarşamba

Hay Mesut Özil Kadar..

Öfke, kin, nefret, hakaret.. Son birkaç aydır O’nunla ilgili okuduğum haberlerdeki yorumların çoğu bu saydığım öğelerden ibaret.. Yaptığı her güzel işin, attığı her golün peşinden bir linç hareketi. Faşizm kokan yorumlar.

Şimdi ben Mesut Özil'in durumunu anlama sıkıntısı olan arkadaşlar için burada bir kere daha anlatmak istiyorum.

* Öncelikle Mesut Özil dediğimiz adamın ülkesini sattığı falan yok. Hani doğma büyüme Türkiye'de olur da durduk yere teklif üzerine Alman millî takımını seçer anlarım. En azından mantıklı bulurum bu yorumları. Türkiye'nin adama Almanya kadar faydası dokunmamış bir kere!

* "Türk değil" diyenler var meselâ; sanki kafatası ölçümü yapmış, soy ağacını araştırmış gibi. Söz konusu arkadaşların çifte vatandaşlık denen kavramdan haberdar olmadığı da aşikâr.


*Almanya'dan, Hollanda'dan, İsviçe'den yorum yazıp Mesut'u kötüleyenler var bir de. Ben de o arkadaşlara buradan sesleniyorum. Madem Mesut'a Türkiye'yi tercih etmediği için hakaret ediyorsun; ben de kendi vatanın yerine oralarda yaşadığın için aynılarını sana iade ediyorum.

* Almanya-Türkiye maçında Mesut'u yuhalayan kitleye ne demeli peki? Oradaki arkadaşların kafalarının basmadığı nokta kendilerinin de Almanya'da yaşadıkları; ekmeklerini oradan kazandıkları. Madem onlar Almanya adına çalıştığı için Mesut'u ıslıklama hakkına sahipler. O zaman ben de onları eleştirme hakkına sahibim. Çalışmayın kardeşim Almanya'da. Alman ekonomisine katkıda bulunmayın siz de. Madem o kadar Türk'sünüz gelin vatanınıza hizmet edin! Tabi ki bunlar şahsî fikirlerim değil; olamaz. Ancak o kitlenin mantığından gidersek ortaya çıkan sonuç bundan ibaret.

* Mesut ile ilgili her haberin altında "Vermeyin şu adamın haberlerini. Bize ne kardeşim ondan?" şeklinde tribe girenlere ne demeli? Bak "Bize ne" demişsin zaten. Sana ne kardeşim? O kadar ilgisizsin madem, tıklayıp yorum yaptığın zamana yazık. Bir de sen öyle dedin diye Sporx'te bir daha Mesut haberi çıkmayacağını düşünüyor musun gerçekten onu da merak ediyorum aslında..

* Asıl vahim olan da bu "gazla çalışan" arkadaşların askerlikle futbolu birbirine karıştırması. Olayları bilmeyip sadece yorumlar üzerinden giden biri rahatlıkla Mesut'un Türk insanına kurşun sıktığını ya da Alman ajanı olup Türkiye aleyhinde propaganda yaptığını falan düşünebilir.

İşin başka bir ilginç kısmı da şu aslında. 22 yaşına kadar Almanya'da yetişmiş, oranın kültürünü benimsemiş, futbol disiplinini, futbol eğitimini almış birinden kolaklıkla bu saydıklarımdan vazgeçmesi beklenebiliyor. Bak diyorum ki adama topa vurmayı öğretenler Alman zaten. Hammadde Türk evet ancak onu işleyen, yetiştiren, hazır hale getiren de söz sahibi değil midir? "Mesut Türkiye'yi seçmiş olsaydı Alman'lara ayıp etmiş olmaz mıydı?" dediğimde de verecek cevapları yok iyi mi?..

Peki o zaman; filmi geri saralım. Mesut Türkiye'yi seçmiş olsun. Ne olurdu? Ürettiğim hayali senaryo üç aşağı beş yukarı şu şekilde:

* Bir kere muhtemelen dünya kupasına gidip vitrine çıkamazdı.

*Werder Bremen'den en fazla Dortmund-Fiorentina-Sevilla ayarında bir kulübe giderdi.

* 4-5 sene kadar sonra İstanbul'daki büyük kulüplerimizden biri uzun uğraşlar sonucu kendisini kadroya dahil ederdi.

* İç sahadaki ilk İ.B.B maçında oyundan alınırken tribünler tarafından ıslıklanırdı.

* Şu an kendisiyle ilgili haberlerin altına Almanya'yı seçtiği için küfürlü yorumlar yazan grup, bu sefer tuttukları takımın maçında kötü performans göstermesi durumunda küfür etmeye başlardı.

* Gözden düştükten sonra da sözleşmesi yenilenmediği için Gaziantepspor-Konyaspor ayarında bir kulüpte kariyerini noktalardı.

Abarttığımı düşünenler olacaktır, sorun değil. Belki biraz abarttım ama böyle bir potansiyel var. Bunlar imkansız durumlar değil. Bunu hepimiz biliyoruz.

Şimdi gidin, yüzünüze bi soğuk su çarpıp tekrar düşünün. Adam profesyonel futbolcu. Adam Real Madrid'de oynayan, bu sezon sürekli gol atan, asist yapan, Ronaldo ve Higuain'le birlikte takımı sırtlayan isim. Zonguldaklı bir maden işçisinin evlâdı eğer İspanya Futbol Federasyonu izin verseydi ciddi ciddi Real Madrid'in 10 numaralı formasını giyecekti beyler. Sene sonu giyer artık.

Eğer Mehmet Aurelio'yu milli takımda görmekten rahatsız olmuyorsanız; Kazım Kazım'ı Türk olarak görüyor ve bu durumu garipsemiyorsanız ya da İsrailli bir futbolcuyu taraftar olarak bağrınıza basabiliyorsanız Mesut'u vatan hainliğiyle suçlamanız iki yüzlülükten başka bir şey değildir.

Artık rica ediyorum şu saçmalığınıza bir son verin. Yalandan milliyetçilik yapmayın. Şurada Mesut'u kötüleyen herhangi birine senelik 5 milyon avro vereyim gel Alman vatandaşı ol oraya yerleş desem arkasına bile bakmaz; bir daha da Türk kelimesini kullanmaz.

O nedenle terbiyesizlik yapacağınıza alkışlayın. En azından Türkiye'ye gol attığında sevinmemiş olması aklınıza gelsin, sevmiyorsanız da saygı gösterin.

Ve son olarak kendi kendinize şu soruyu sorun: "Neden Gökhan İnler'e, Ekrem Dağ'a ya da Hakan Yakın'a tek kelime etmezken Mesut'a karşı bu kadar öfkeliyim?"

Cevabı "Yaptığı tercih sayesinde zirveye çıkması ve kaçan balığın büyük olması" olabilir mi?

Saygılarımla..