12 Numara etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
12 Numara etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Şubat 2012 Pazar

FM'de Kupa Alıp Aykut Hoca'ya Sallamak..

“Özer neden oynuyor?”
“Mehmet Topuz’un orada işi ne?”
“Ziegler’in yerine Özgür Çek oynasın.”
“Stoch nasıl oyundan alınır?”

Tepkiler genellikle benzer; kimi zaman ise ortak noktada buluşmak imkânsız. Kimi zaman ilk 11’i beğenmez, kimi zaman da değişikliklere takarız. Her şeyden sorumlu tutmak var bir de kadro haricinde. Verdiği hatalı paslar için mi, yoksa yatarak müdahale etmediği için mi kızacağız?

Hepsine eyvallah. Eleştiriye eyvallah, siteme eyvallah, serzenişe eyvallah. Kökten karşı olanlar var bir de. Konuyu hatalardan ziyade meslekî açıdan ele alıp “Hoca değil” yorumunda bulunanlar. Tepki göstermek gereksiz, aksine. Düşündüğümüzde zaten farkediyoruz Aykut Kocaman’ın hoca olmadığını. Ağabey, baba, basın sözcüsü, psikolog, taraftar ve direnişin sembolü, ne derseniz deyin. Biliyoruz bu sezon teknik direktörlükten başka her şeyi yaptığı için saçlarının ağardığını.



Peki eleştirinin, beğenmemenin ötesinde hakaret edeni ne yapacağız? Hatalarını hepimiz eleştiririz ancak küfredecek kadar insanlıktan çıkanı muhatap mı alacağız? FM oynarken 2 oyuncunuz sakatlansa şevkiniz kırılır, “ne yapacağım” diye kara kara düşünmeye başlarsınız. Oyuncuyu da geçtim; sakat bir sisteme karşı dik duran bir adama “Fenerbahçeli’yim” diyen küfrederse diğerlerine ne anlatacağız?

Konuşmak her zaman kolay da; hayatınızda kaç kere federasyon başkanının suratına karşı “Bizi küme düşürün” dedikten sonra takımın başında maça çıktınız?

Takım farka gittiğinde coşarsınız, peki kaç kere 4. golden sonra saha kenarında “atıyoruz ama boşa mı gidecek bunlar” diye düşüncelere daldınız?

Taraftar olarak hepimiz kahrolduk. Ama ya tüm sezonu elindeki kadroya ve Şampiyonlar Ligi’ne göre planlamış bir hoca olsaydınız 24 Ağustos gecesi ne yapardınız?



Ruhsuzluğa kızın, ama en azından bu sene sakin olun ve taktik dehası kimliklerinizi, antrenörlük diplomalarınızı yavaşça yere bırakın. Futbolcuların mücadelesizliğini “bu mudur onur mücadelesi” diye eleştirin, ama “onur mücadelesi” üzerinden Aykut Hoca’ya sallamayın.

Çünkü Fenerbahçeli olmak, Aykut Kocaman’ın sıradan bir sözleşmeli personel değil; içimizden biri olduğunun farkına varmaktır.

Takım deplasmanda yenilgiye dayalı serîlere başlasa da en az O’nun kadar dik durmaktır.

Acıyla yoğruluyoruz, özgürlüğümüze kastedenlere, arkamızdan gaz bombası fırlatanlara, sürekli puan kaybeden takıma rağmen sabırlı olmaktır.

Ve Fenerbahçeli olmak; sadece galibiyetlerden sonra “Nasıl Koydu Aykut Kocaman” tezahuratıyla eğlenmek değil; 3 Temmuz’dan bu yana herkese koyan adama sahip çıkmaktır.


Onur İNAL
#sanasozyinebaharlargelecek

17 Şubat 2012 Cuma

Hatun-ül Fenerbahçe!

20 Eylül 2011, hangimiz unutabiliriz ki?

O coşkuyu, binlerce kadının yanına çocuklarını da alarak saatlerce kuyrukta beklemesini, zor günlerde sevdasının peşine düşmesini, ve tüm bunları sadece 1 günde organize olarak gerçekleştirmesini hangi kelimelerle anlatabiliriz ki?

Evet, itiraf etmek gerekirse hepimiz olayın "geyik" kısmında da bulunduk. Başta "kısır" ve "ofsayt" olmak üzere tüm "hatunsal" muhabbetlere girdik. Ancak hepsi bir yere kadardı, çünkü yaşadığımız gurur, tüm bunların ötesine geçti.



Dünya medyasında yayınlanan haberler nedeniyle iştahlanan Ajax da yaptığı başvuru neticesinde 19 Ocak'taki cezalı olduğu AZ Alkmaar karşılaşmasını sadece kadın ve çocuk taraftarlar önünde oynadı. Cnn'den La Gazzetta Dello Sport'a kadar her yerde Fenerbahçe'nin kadınları anlatıldı, herkes hayranlıkla izledi.

Ve belki de en güzel yorum Globo Esporte'den geldi; "Dünyanın en güzel cezası Saracoğlu'nda yaşandı."

18 Şubat 2012; bir kere daha yaşayacağız bu gururu, bu görüntüleri. 2 bin civarı sayıyı zor toplayanların "Manisa maçında hava sıcaktı, hem tezahurat da yapamadınız" bahanelerine inat; Hatun-ül Fenerbahçe buz gibi havada, karda kışta yeniden tıklım tıklım dolduracak Mabed'i.



Tribün ahengi normal maçlardaki gibi olmasa da düşünmeyin hiç bu muhabbetleri. Senkronizasyon güzeldir, tezahurat iyidir ama yine de kasmayın kendinizi.

Çünkü asıl olay, tribün müdavimi olmaktan ziyade futbolla hiç ilgilenmediği halde orada bulunmaktır Fenerbahçe sevgisi nedeniyle.

Olay, "akşam yemeğini dışarıdan söyle, ben maça gidiyorum" demesidir bir kadının Mahmut Abi'ye.

Olay, 8 aydır boynunda iple dolaşan bir camiada cinsiyet kavramının çoktan aşıldığını bir kere daha anlatmaktır ele güne.

Hiçbir mecburiyeti yokken üst düzeyde destek vermektir zor günlerde.

18 Şubat, tüm "cemaat"lere inat destekteyiz yine cümbür cemaat.

Kaldırımda erkekler, Mabed'de Hatun-ül Fenerbahçe!


Onur İNAL
#sanasozyinebaharlargelecek

https://twitter.com/#!/pikuee

2 Şubat 2012 Perşembe

Pekin Deplasmanı

Taraftarlık, üzerine çok da ahkâm kesilebilecek konu değildir aslında. Hele ki benim gibi biri için, çünkü uygun değilimdir "cefakâr taraftar" tanımına. Deplasman siftahım yok henüz mesela, herhangi bir grupta değilim, münferitim. Ne bir koreografi çalışmasında yer aldım, ne de sabaha kadar pankart hazırladım.

Ama en basit kuralını uyguladım taraftarlığın, sevdim. "Yenilsen de, yensen de" dilime pelesenk bir slogan olmadı sadece, elimden geldiğince uyguladım. "Her yerde" veremedim belki desteğimi, ancak "her koşulda, her sonuçta" verdim. Ve en önemlisi de, rakibin motivasyonunu bozmak için kullanılan en basit silah olan ıslığı, kendi futbolcuma karşı kullanmadım.



Peki sen, yaşı-cinsiyeti farketmeyen renktaşım? Belki senelerdir cebindeki paranı, günlerini-gecelerini feda ediyorsun Fenerbahçe için. Fenerbahçe neredeyse, sen de oradasın. Şu ana kadar belki hiç mesafe tanımadın. Pekin deplasmanı olsa, işi otobüs kaldırmaya kadar vardırırsın. Peki Konya Torku bir, Mersin İdman Yurdu iki. O gösterdiğin tepkiler neydi? Özer Hurmacı'yı oyundan çıkarken ıslıklayınca eline ne geçti?

Emeklerini inkâr edemez kimse, ancak fiziksel destekten mi ibarettir taraftarlık kavramı? Eleştirmeyi yargılamıyorum, kötü olana tabi ki "kötü" diyeceğiz, kızacağız, eleştireceğiz. Ancak kötüyü düzeltmenin yolu ıslıklamak mıdır, hem de her maça küme düşme söylentileriyle çıkan futbolcuları? Saha içini geçtim, saha dışı hareketleriyle bizleri utandıran Bilica'yı dahi ıslıklamadığın halde, bir tek Fenerbahçe kariyerinin neredeyse üçte birini sakat geçiren; belinden kemik alınıp ayağına takılan Özer mi sıkıntı oldu senin için?



Gerçi ne desek boş aslında; malum, Alex De Souza'nın dahi ıslıklanmışlığı var Saracoğlu'nda. Ama kötü oynasa dahi motive etmeyi öğren, ya da tepkilerini kendine sakla. Ve bir düşün Özer'in psikolojisini, empati kur. En fazla kulüpten gönderilir kendini toparlayamazsa.

Unutma, ne kadar cefa çekersen çek, her yerde olduğu kadar, her koşulda verdiğin destekle de taraftarsın. Hiç kusura bakma, belki kızacaksın bunu söylediğime; ki haddime de değildir ama; "çubuklu" giyeni ıslıklayacaksan eğer;

Vereceğin destek de eksik kalsın.


Onur İNAL
#sanasozyinebaharlargelecek

https://twitter.com/#!/pikuee

19 Ocak 2012 Perşembe

Tahliye Her Şeyi Affeder Mi?

198, 199, 200, 201..

Uzayıp gidecek belki de..

Ne zaman bitecek peki her geceyi ertesi güne bağlayan saatte göğsümüzün sol tarafına attığımız çentikler? Ne zaman gelecek o hep coşkuyla haykırdığımız güzel, güneşli günler?

Eminim ki farklı görüşler vardır bu konuda; ancak çoğunluğun cevabı “Aziz Yıldırım cezaevinden çıkınca” ise işin rengi biraz değişir. Hayır, hayır. Aziz Yıldırım muhalifi falan değilim, hiç olmadım. “Aziz Yıldırım’ı bu süreçte ayrı tutmalıyız” diyenlerden hiç değilim, aksine. Nasıl O'nu Fenerbahçe’nin üzerinde görmüyorsam, Fenerbahçe’den ayrı da tutmuyorum. Ayrı tutmadığım için gün sayımını ona endekslemiyorum. Ayrı tutmadığım için  Aziz Yıldırım özgürlüğüne kavuştuğunda içinde bulunduğumuz savaşın bitmeyeceğini düşünüyorum.



Özgürlük kavramını küçümsemiyorum, yanlış anlaşılmasın. Fenerbahçe yöneticisi ünvanıyla olsun ya da olmasın, “suçsuz” herkesin özgürlüğüne kavuşması taraftarıyım. Er ya da geç cezaevinden çıktığında yöneticilerimiz, hep birlikte kutlayacağız, yeri göğü inletecek sevincimiz. Tedirgin olduğum tek konu, sürece yönelik tepkilerimizin azalması, hatta her şeyin biteceğini zannetmemiz.

Bitmeyecek bu kabus, bitmeyecek kötü günler, ancak gerçek şu ki; güçleneceğiz. Sahada, masada, medyada, sokaklarda ve meydanlarda daha güçlü bir Fenerbahçe olacak, biraz da düzelecek ruh halimiz.

Ancak beklediğimiz tahliyeler geldiğinde oluşabilecek en ufak bir konsantrasyon bozukluğu dağıtır bizi. Hasret bitecek, kutlayacağız ve olaya daha fazla endekslenmiş olacağız. Saha diliyle konuşursak o maçın sevincini kısa süreli yaşayıp önümüzdeki maça bakacağız.



Olası tahliyeler, unutturmayacak bize olan biteni;

Unutmayacağız meydanı boş bulanları, tutuklamalardan sonra peyda olan ekran delikanlılarını.

Unutmayacağız değişmesine karşı olduğumuz madde üzerinden isim vermeyerek de olsa bize sallayanları.

Unutmayacağız atılan manşetleri, yapılan haberleri,

Lugano’yu, Santos’u, Niang’ı ve özellikle de Emenike’yi.


Ve bütün bunların hesabını daha güçlü şekilde soracağız.

Çünkü Aziz Yıldırım’ın cezaevinden çıkması sürecin son bulması demek değil, yola güçlenerek devam etmektir.

Çünkü asıl savaşımız Aziz Yıldırım’ı Aziz Yıldırım yapan Fenerbahçe’dir.

İsnat edilen suçlar, iddianame’deki çelişkiler ve federasyonun tavrı ortada, en büyük isteğimiz aklanmak, suçluysak da cezamızı en ağır şekilde çekmektir.

Fenerbahçe aklanana kadar bitmez bu süreç, bitmez 201’den devam ederek sayacağımız günler.

Çünkü halen iple dolaşıyoruz boynumuzda;

İpi koparmak da, kendi sandalyemizi tekmelemek de bizim elimizdedir.

Onur İNAL
#sanasozyinebaharlargelecek

17 Ocak 2012 Salı

Peki Senin O Tribünde Ne İşin Var?

Fenerbahçe-Gaziantepspor maçı, Mabed’deyim. Maçın henüz ilk yarısı, 0-1 gerideyiz. İki tane yaşını başını almış adam var hemen önümde. Sürekli söyleniyor biri; takıma, oyuna, oyunculara. Memnun etmek zor zat-ı muhteremi.

O esnada Alex alıyor topu, kaptırmış gidiyor. Önündeki Stoch’la ver-kaça giriyor. Veriyor, alıyor.  Ve hemen ceza sahası önündeki Gökay’ı görüyor. Veriyor, alamıyor. Alsa belki de pozisyona girecek. Ancak 19’luk Gökay, Alex’in koşu yaptığı yer yerine başladığı yere atıyor, pozisyon heba oluyor. Tribünlerden reaksiyon anında geliyor, müthiş bir uğultu yükseliyor. Gökay da başını ellerinin arasına almış; “Ne yaptım ben” der gibi bakıyor.

Ve günün sözü, hemen önümdeki zat-ı muhteremden geliyor. “Ne işi var bunun bu takımda?”



Şöyle bir bakıyorum, “ya sabır” çekiyorum. Tahammülsüzlüğün bu kadarını kaldıramıyorum çünkü, ister istemez kızıyorum. Sadece Gökay’a değil tavrı tabi, dedik ya her şeye homurdanıyor. 2. yarıda Alex’in ceza alanı içinde yerden seken topa ayak üstüyle yaptığı vuruştan sonra verdiği tepki misâl; sinir katsayımı tavana sıçratıyor. Farklı şekilde üstten auta giden topun ardından Alex’i “artistlik” yapmakla suçluyor.

Aslında bu bile, skor taraftarı olduğunun en net göstergesi ancak, sakıncalı olan zihniyeti. Alex’e dil uzatması zaten başlı başına bir faciayken, Gökay’la ilgili sarfettiği söz daha çok yer ediyor aklımda. Çünkü tribünden gelen uğultular moral bozsa da, bu tip düşünceler münferit de olsa daha tehlikeli.

Çünkü bu zat-ı muhterem; “Yahu neden biz oyuncu yetiştiremiyoruz” buyuracak ilk milli maçta. Sanki Gökay’ın ilk hatasında takıma alınmasına tepki veren kendisi değilmiş gibi; son dakikalarına beraberlikle girdiğimiz Manisaspor maçında oyuna giren 17’lik Recep Niyaz’a burun kıvıranlar yokmuş gibi.



Bundandır gençlerin çekingen tavrı, bu tip adamlardandır hocaların gençleri nadiren oynatması. Tribündeki uğultu anlık tepkidir, eleştiri her daim kabul edilebilir. Gözümüz geleceğin Messi’lerinde ya hani, bu şartlarda yeni bir Emre dahi nasıl yetişir?

Ve bu sezonun onur mücadelesi kısmını da geçtim, güzel bir futbol nesli için değişmeli bu kafalar. Kimseye “gelme” demek haddimize değil ancak sormadan edemiyorum; Gökay’ların, Recep’lerin bu takımda işi yoksa, senin o tribünde ne işin var?

Onur İNAL
#sanasozyinebaharlargelecek

30 Eylül 2011 Cuma

90+1


1 Ekim 2011 Cumartesi, esaretin, hasretin 91. günü. Bir başka deyişle, yani futbolun diliyle 90+1. günü. Öyle ya; ne de olsa olay “sadece” futbol’dan ibaretti; herhangi bir usulsüzlük, hukuk ayıbı yoktu işin içerisinde. Tek neden futboldu, biz de futbolun diliyle anlatalım istedik bir de.





18. şampiyonluktan yaklaşık 1.5 ay kadar sonra bir sabah; kendini topyekün Şükrü Saracoğlu’nda; bambaşka bir atmosferde buldu Fenerbahçe camiası. 3 Temmuz günü çalan ilk düdükle başlayan karşılaşma pek de normal sayılmazdı aslında. İlk dakikadan eksilmiştik; ortada 5 kırmızı kart vardı. Yeni transferlerimizden ikisi sahayı sedyeyle terk etmişti. Orta hakem Marcus Berk; otoritesini sahaya tam olarak yansıtıyordu, yan hakemin kaldırdığı bayraklar ise oldukça “organize”ydi. 4. hakemde de bir gariplik vardı; ilk dakikada sahanın karışmasının ardından olayı tribünlere “The End” yazılı tabelayı kaldırarak ifade etmesi de neyin nesiydi?








Ortada ses yoktu, görüntü yoktu; ancak maç sonuna kadar gizli kalması gereken ve henüz  doğruluğu onaylanmamış “ihraç” nedenleri; maçın daha henüz başlarında yazılı olarak dağıtılmaya başlanmıştı. Taraftarın protestosu yükselerek yeri göğü inletiyordu. Karşılığı ise diğer yan hakemin olanca çevik’liğiyle tribünlere gönderdiği biber gazı oldu. Fakat sesini yükseltti taraftar; susmadı. Sürekli hakemleri sorgulayıp rakip takımın ilginçliğinden bahis açtı.





Rakip karmaydı; her oyuncusunun forması farklıydı fakat yüklendikleri kale aynıydı. İşin ilginç tarafı, rakip takımın tribünleri de rengârenkti. Birbirleriyle her daim rekabette olan taraftarlar, konu Fenerbahçe olunca menfaat birliğine gitmiş ve “karma” takımlarını desteğe devam ediyorlardı.





Bu haliyle dahi zaten karışık olan saha içerisi, ilk yarının sonlarına doğru bir anda Korcan Çelikay’ın olmayan kız kardeşinin henüz üretilmemiş bir Mini Cooper’la sahaya girmesinin ardından iyiden iyiye arttı. İkramlık baklavalar, porsiyon porsiyon dönerler; sulanmak için tarlasından koparılıp getirilen ekinler ve “protokol bileti” süsü verilmiş deste deste paralar olmayan arabanın olmayan bagajından sağa sola saçıldı.





Fenerbahçe taraftarı sesini yükselterek bağırmaya başladı o esnada; çünkü ekinlerin çürük, dönerlerin bayat ve paraların sahte olduğu çabuk fark edilmişti. İlk yarı biterken sahadaki eksiklere rağmen yüreklerde maç sonuna dair “umut” vardı.





Fakat son gelişmeler üzerine Marcus Berk; 2. yarının hemen başında yayıncı kuruluşa yazılı bildiriyle “Çekmeyin kardeşim” dedi. Saha dışarısındakilere sunulması gerekenler sunulmuştu çünkü; bu noktadan sonra duyacaklarıyla kafaları karışabilir; hakem camiasına olan güvenlerini yitirebilirlerdi. “Kirli” propagandalarla başlayan maç yayını, tam zamanında kesilmişti.





O dakikalarda, Fenerbahçe’nin Avrupa takviminin gelip çatması nedeniyle karşılaşmaya ara verilmesi gerekiyordu, olmadı. “Gidemezsin” dedi Federasyon temsilcisi; “Dur bakalım, daha buradaki maçı kazanmadın.” Oysa ki henüz kaybedilmemişti bile; kaybedilmiş muamelesi yapıldı; sahadan çıkıp ülkeyi terk eden 5 oyuncuya da engel olunamadı haliyle.





Ve tribünler boşaltıldı ardından; “Gidin evinize, sokun kafanızı yastığınızın altına.” Dendi Fenerbahçe taraftarına. Gitmedi evine taraftar; bu sefer stadın önünde birikti; kadınıyla, çocuğuyla, erkeğiyle, yaşlısı-genciyle sesini, desteğini kaldırımdan gönderdi.





Bir gariplik vardı Fenerbahçe taraftarında; karşılaşmada farklı şekilde yenik olmalarına rağmen umut had safhadaydı, Fenerium’lar yağmalanıyordu misâl; maddi manevi destek vardı. Galibiyet garantilenmişçesine coşku vardı; normal şartlarda görülemeyecek ne varsa, Fenerbahçe taraftarında o vardı.





Öyle ki; Fenerbahçe’nin maçı kaybetmesi ihtimalindeki maddi kayıpları düşünerek şahsî menfaatleri doğrultusunda hakemlerden tavırlarını yumuşatmalarını dahi bekleyenler oldu rakipler arasından. Fakat Fenerbahçe taraftarından böyle bir talep yoktu; rakiplere “Hakkınızla yenin yeter” diyorlardı. Panik yoktu, öfke vardı. Üzüntü yoktu, tepki vardı.





90. dakikaya kadar susmadı Fenerbahçe taraftarı; ve duraklama anları geldi çattı. Duraklamaların ne kadar olacağı, maçın daha ne kadar uzayacağı belirsiz. Sahaya konfeti atılıyor sürekli. Tam temizlendi derken atılıyor, tam temizlendi derken atılıyor; 2006’daki gibi.





Ve yarın; 91. günde, Fenerbahçe - İ.B.B maçına gelecek olanlar unutmasın; her zamankinden farklıyız bu sefer, her zamankinden şiddetliyiz. 90+1. dakikada tepkileri doruğa ulaştırıp; maç bitiminde de staddan ayrılmadan devam ettireceğiz. Giy çubuklu’nu gel stada; unutma 12 Numara, sensiz 1 kişi eksiğiz..





Onur İNAL





#sanasozyinebaharlargelecek





19 Eylül 2011 Pazartesi

Anamı Da Alıp Geliyorum!

20 Eylül Salı günü bir başka güzel olacak mabed. Ablalarımız, annelerimiz, belki kız arkadaşlarımız ve minik kardeşlerimiz tribünlerde; bizler ise stadın önündeki kaldırımlarda destekleyeceğiz sarı-lâci’yi.

Sahaya girmek yanlıştı belki ancak kimseye saldırmadı Fenerbahçe taraftarı, hele ki lig maçının iptaline çıkardığı olaylarla sebep olmadı. Buna rağmen siyasal ağırlıklı kaygılarla iptal edilen cezalara rağmen diretti federasyon konu Fenerbahçe ­olunca. “Cezanızı çekeceksiniz” dedi, Orduspor maçında seyircisiz bıraksalar da, taraftarsız bırakamadılar Fenerbahçe’yi.

Ardından cezanın bize işlemediğini anladılar. Öyle ya, sadece sahadaki futbolcular değil; ekran başındakiler de duydu sesimizi. Ve bir süredir hazırladıkları kuralı yürürlüğe koydular. Belki de yine Fenerbahçe’nin destekten mahrum kalacağını sandılar. Ancak Dişi Kanarya faktörünü atladılar, ofsaytı çoğu erkekten iyi bilen kız arkadaşlarımızı unuttular.

Şimdi 12 Numara için yine görev vakti, Normal zamanlarda maça gelenler haricinde Saraçoğlu atmosferini bilmeyen yakınlarınızı teşvik edin, gelsinler. Annemi getireceğim ben de, siz de getirin. Anlasınlar tutkumuzun nedenini. Fenerbahçe’de cinsiyet ayrımı olmadığını, mevzu bahis “destek” olunca Dişi Kanaryalar’ın bizleri aratmayacağını bir kere daha ele güne göstermenin tam sırasıdır. Hangi takımın “Dişi” taraftarlarına formanın daha çok yakıştığını, görsel ve manevi güzelliklerin nasıl harmanlandığını bir kere daha öğretmenin zamanıdır şimdi.

Ve Orduspor maçında kaldırımda göremediklerimiz, işi-okulu vs. olmayıp da İstanbul içinde olanlar, her zaman izlersiniz maçı, olmadı özetiyle yetiniverin. Salı günü yine kaldırımları tribüne çevirelim. O desteğin yarattığı huzurun tarifi yok, taraftar olarak sınır tanımamış, cezaları boşa çıkarmış, takımının mağduriyetini en aza indirgemiş olmanın gururu başka hiçbir şeyde yok.

Orduspor maçında bizzat yaşamış biri olarak söylüyorum;

Cristiano Ronaldo 94 milyon avro;
Maç dönüşü görevini yapmış olmanın verdiği rahatlıkla vapurda yorgunluk atmak “paha biçilemez.”
  
Onur İNAL

#sanasozyinebaharlargelecek

16 Mart 2011 Çarşamba

Çünkü Biz..

Medical Park Antalyaspor – Fenerbahçe maçının 2. yarısını izleyebildim sadece. Yolda olduğum için ilk yarıda radyoyla yetindim. Eve geldim; maçı izlemek için kahveye gittim. Kahvede kaldığım süre altı üstü 45 dakika. Ve bu sürede senelerdir bu tip ortamlarda değişmeyen şeyi bir kere daha anladım. Fenerbahçe taraftarının tepkileri.

Ülkemizde toplu olarak maç izlenen çoğu yerde benzer tepkilerin verildiğini düşünerek yaptığım genelleme üzerine de üç beş satır karalamak istedim haliyle.

Farkettim ki;

Bu ülkede Emre Belözoğlu sahada her maç kendini yırttığı halde onu hala kabullenememiş Fenerbahçeli var.

Bu ülkede hala yenilgi alınan herhangi bir maçı Selçuk Şahin’in 5. dakikada yaptığı top kaybına bağlayan Fenerbahçeli var.

Bu ülkede hala “Mehmet Topuz bir hata yapsa da bassam kalayı” diye pusuda bekleyen Fenerbahçeli var.

Bu ülkede hala Semih’in bir işe yaramadığını düşünen ve buna rağmen futboldan anladığını iddia eden Fenerbahçeli var.

Bu ülkede hala maç 5-0 olmuşken gol kaçıran futbolcuya ana avrat söven Fenerbahçeli var.

Bu ülkede hala herhangi bir nedenden ötürü Alex’e küfür etmekten utanmayan; sürekli Alex’in koşmadığından dem vuran; işin daha da vahim kısmı yaşlandığı için koşamadığı tezini öne süre Fenerbahçeli var.

Anlayacağınız var oğlu var. Her tipten, her çeşitten insan var. Nasıl toplumda farklı fikirler varsa; taraftar kitlelerinde de var. Yani olması gerektiği gibi. Şimdi diyebilirsiniz ki “Sana ne kardeşim adamın kahvede verdiği tepkiden, ettiği küfürden? Takıma ne zararı var?” He işte o zaman ben de derim ki “Tribündeki taraftar gökten inmiyor. Oradakilerin en az yarısı yukarıda saydığım kitlenin toplamı. Geri kalanı da biraz sen, biraz ben, biraz o.”

Oradakiler bizleriz. Zamanında 0-3’lük yenilgiden maç kazandıran da bizlerdik. Ancak son yıllarda kötü giden bir maçta takımı daha kötü hale getirenler de bizleriz. Tahammülsüzlüğümüz arttıkça tepkilerimiz de arttı. Peki ben nereden vardım bu kanıya?

Çünkü biz; rakip takım 4-5 kişiyle pres yaptığında dahi geri pas yapıldığında bunu korkaklık olarak algılayıp anında yoğun tepki gösteren bir kitleyiz.

Çünkü biz; beceriksizliğini bir yana bırakıp da insanî yönden bakmamız gerekirse Güiza’yı ağlatan bir kitleyiz.

Çünkü biz; 3 farkla öndeyken hatasından gol yediğimiz Bilica’yı ıslıklayan bir kitleyiz.

Çünkü biz; hata yapan futbolcuyu ıslıkladığımızda zaten bozuk olan moralini iyice sıfıra indirip hata yapmayacağı bile varsa bu yüzden rakibe bir asist daha yapabileceğini akıl edemeyiz.

Çünkü biz; takım kötü durumdayken elde ettiğimiz protesto hakkını kullanmak için doğru zaman olan maç sonunu bekleyemeyiz; maçın ortasında kelle isteriz.

Çünkü biz; son yıllarda eskisi gibi maç kazandırmak yerine takım kötüyken daha da batırmayı sever olduk nedense.

“Hep destek tam destek” diye bir slogan çıkarmışızdır ancak yenilen ilk golde unuturuz. Deniz Barış’ı sağ açıkta oynatan Daum’a tepki göstermek yerine sağ açıkta oynayamayan Deniz’e küfür ederiz. Ruhsuz futbolculara; mücadele edilmemesine tepki göstermekte tabi ki haklıyız ama diyorum ya; maçın sonunda doya doya protesto etmek yerine maçın ortasında köstek olmaya başlarız. Alkmaar maçında Alex’i yuhalamışlığımız vardır bizim; var mı ötesi?

İşin en ilginç kısmı da Aziz Yıldırım bize müşteri muamelesi yaptığı için kızarız; ancak stada gider gitmez de müşteri gibi davranırız. Çünkü bastırmışızdır parayı; sanki bilet fiyatını futbolcular belirlemiş gibi onlara kızarız, karşılık bekleriz.

Çünkü biz; Fenerbahçeliyiz.. Bir zamanlar maç kazandırırdık; ancak maalesef son yıllarda ayrı cinsiz..

Saygılarımla..