1 Eylül 2011 Perşembe

Çekirdek Seyircileri

Bu yazı; Anti Fenerbahçeli kesim için değil; olaylara objektif bakma potansiyeli bulunduğu halde sadece basının dayatmalarıyla yorum yapanlar için yazılmıştır. Oldukça uzun olup, sonunu getirebilmeniz sabrınıza bağlıdır. Okuyanlara şimdiden teşekkürler.



Birilerinin telefonları 10 ay boyunca dinleniyor; aralarında Fenerbahçe, Beşiktaş ve Trabzonspor’un oynadığı karşılaşmaların da bulunduğu 19 maçta şike yapıldığı ve teşvik primi verildiği tespit ediliyor. Ve her nedense suçüstü yapılmıyor.

22 Mayıs 2011; Fenerbahçe Spor Toto Süper Lig’de 18. Şampiyonluğunu ilân ediyor. Trabzonspor averajla 2. olurken, Beşiktaş sezonu Türkiye Kupasını kazanarak tamamlıyor.

23 Mayıs 2011; savcı soruşturma için düğmeye basmıyor.

Mayıs ayı bitiyor; savcı soruşturma emrini halen vermiş değil.

Haziran ayından da 10 gün geçiyor; savcıda halen “tık” yok.

11 Haziran tarihinde 2011 yılı genel seçimleri yapılıyor; Trabzon halkının lig şampiyonluğunun kaybı nedeniyle öfke kustuğu AKP; trabzon’dan %60 ; Türkiye genelinde ise %50 oy toplayarak seçimi lider tamamlıyor.

Haziran ayı da bitiyor; savcıdan halen bir hareket gelmiyor.

3 Temmuz günü; savcı deyim yerindeyse “düğmeye basıyor.”

Ve o andan itibaren stadlardan sonra; evlerde de “çekirdek seyircisi” dönemi başlıyor. Stadlardaki çekirdek seyircisi nasıl bağırmıyor, takımına destek vermiyor, sadece çekirdek yiyip maç izliyorsa; evlerdeki çekirdek seyircisi de olayları sorgulamıyor, mantık çerçevesinde değerlendirmiyor. Sadece televizyonun, gazetelerin kendisine dayattığını alıyor, süzgeçten geçirmeden kabulleniyor.

Çekirdek seyircisi; bu soruşturmanın neden seçim sonrasında yapıldığını kendisine sormuyor; güçler ayrılığı ilkesine göre bağımsız olması gereken yargı mensubu olan bir savcının; kimlerden aldığı direktifle soruşturmayı seçim tarihinin sonrasına ertelediğini sorgulamıyor.

3 Temmuz 2011’den itibaren; Fenerbahçe şike ile suçlanıyor. Aziz Yıldırım ve Şekip Mosturoğlu başta olmak üzere spor camiasından önemli isimler Sporda Şiddet Ve Düzensizliğin Önlenmesi’ne yönelik yasa kapsamında gözaltına alınıyor; çekirdek seyircisi “Fenerbahçe şike yapmış” diyor. “Yahu bu adamlar değil miydi bu yasayı çıkartmak için en çok mücadele edenler?” diye sormak, yalnızca birkaç ay öncesini hatırlamak zahmetine girmiyor. Çünkü televizyonda “Fenerbahçe şike yaptı” temalı haberler izliyor; gazetelerdeki “The End” ve türevi manşetler onu ve onun gibilerini kolaylıkla yönlendirebiliyor.

Emmanuel Emenike gözaltına alınıyor. Bir takım gazetelerde “Emenike’nin şike parası sayarken çekilmiş videosu var” şeklinde haberler çıkıyor. Ardından Emenike’nin suçsuz olduğu anlaşılarak serbest bırakılıyor. Ancak çekirdek seyircisi bunu görmeyerek gazetede okuduğu haberler üzerine yorum yapıyor; bu da karşımıza şu günlerde dahi Emenike’ye çamur atabilen zihniyetler çıkarıyor. Azıcık mantıklı bakarak, “Yahu bu adam bir şey yapsa en azından yurt dışı yasağı olurdu, Moskova’ya nasıl gitti?” şeklindeki bir soruyu kendisine soramıyor.

Sivasspor kalecisi Korcan Çelikay’ın, şike yapması karşılığında araba aldığını, arabanın kız kardeşinin adına kaydettirildiği haberleri çıkıyor. Olayları yeterince araştırmadan önyargıyla karar vermeyi seven “çekirdek seyircisi”, Korcan Çelikay’ın kız kardeşinin olmadığı detayını öğrenme zahmetinde bile bulunmuyor. Ağabeyi İlhan Çelikay’ın “6 aydır kardeşime araba bulmak için Ankara’da dolaşmadığım galeri kalmadı, son 3 gün menajeriyle bu konuda yaptığım görüşmeyi dosyaya koymuşlar” şeklindeki ifadelerinden haberi dahi olmuyor. Şike yapacak olan kalecinin, kasti olarak hatalı gol yemeyeceği gerçeğini idrak edemiyor olması ise vahim. Çünkü dedik ya bir kere, adı üzerinde, çekirdek seyircisi. Zahmete girmek yok, sunulanla yetiniyor.

İnternet ortamında klasör klasör sorgu kaydı dağıtılıyor. “Fenerbahçe’yi küme düşürün” diyebilecek kadar bu işlerle ilgilenen çekirdek seyircisi, zahmet edip de o dosyalardan edinerek kendi objektif değerlendirmesini yapmıyor. Ki bunu yapsa Korcan Çelikay ile menajerinin yaptığı telefon görüşmelerini de görür. Bunlardan birinde menajerinin söylediği “Hocayla konuştum, Hakan’ın durumuna göre getirebiliriz, sen ameliyatını hallet tatilini yap” şeklindeki ifadeyi okur. Bu sayede söz konusu görüşmede bahsi geçen hocanın Tayfur Havutçu, Hakan adlı şahsın Hakan Arıkan olduğunu; dolayısıyla bu görüşmenin Korcan’ın Beşiktaş’a geri dönüş durumunu değerlendirmek amacıyla yapılmış olduğunu rahatlıkla anlayabilir. Ve muhtemelen futbolla ilgilenen herkesin rahatlıkla çözebileceği bu diyalogdan nasıl şike tespiti yapılabildiğini de sorgular. Ama bunların hiç birine gerek yok, “O” sadece Fenerbahçe’nin küme düşmesini istiyor.

Sorgu kaydı demişken; söz konusu kitle, medyada çıkan kısımları görüyor ve buna göre değerlendirme yapıyor. Ancak bu belgelerin özellikle sızdırılmış olduğunu atlıyor. Kendisi gibi olayları olduğu gibi kabullenen, irdelemeyen insanlardan oluşan Fenerbahçe aleyhtarı bir kamuoyu yaratılmak istendiğinin farkında bile değil. “Emniyet, neden işi gücü bırakmış Fenerbahçe hakkındaki belgeleri çarşaf çarşaf servis ediyor” sorusunu da soramıyor.

Faik Işık; haftalardır gizli saklı değil, ayan beyan televizyon kanallarına çıkarak “10 aylık dinlemede Aziz Yıldırım’ın sözlerinden kaydedilenlerin arasından cımbızla seçmişler, dosyaya eklemişler, konuşmaların tamamını bize göstermiyorlar” diyor. Alenen yargıyı ve emniyeti suçluyor, yalan söylemesi durumunda suç işlemiş olacağını en iyi o biliyor. Ancak savcıdan ısrarla tekrarlanan bu sözler üzerine hiçbir açıklama gelmiyor.

Fotospor Gazetesine röportaj veren İlhan Çelikay, ertesi gün apar topar gözaltına alınıyor. Ayrıca soruşturma başlayalı haftalar olmasına rağmen gayet dağınık bir yöntem izleniyor ve gözaltılar nedense şüpheli isimlerin kaçma ihtimaline rağmen dalga dalga geliyor.

Ergenekon-Balyoz süreçleriyle ünlenen; 3 Temmuz tarihinden önce; boş bir arsada yürürken bir futbol topu bulsalar önce uzun süre ne olduğu hakkında tartışıp, ardından polisi arayarak bomba ihbarında bulunması muhtemel 2 zat; Mehmet Baransu ve Rasim Ozan Kütahyalı; bir anda spor programlarında boy göstermeye başlıyor.

Trabzonspor-Gaziantepspor maçı öncesinde bir bakan, Gaziantep’e giderek Gaziantepspor yöneticilerine stad sözü veriyor.

Karabükspor kalecisi Tomic; kendilerine herhangi bir fayda sağlamayacak olmasına rağmen Fenerbahçe maçının uzatma anlarında köşe vuruşu kullanılırken Fenerbahçe ceza sahasında gol arıyor.

Fenerbahçe Spor Kulübü’nün 3 Temmuz’dan bu yana düşüşte olan hisseleri, federasyonun akşam saatlerinde bekleme kararını açıkladığı 15 Ağustos tarihinde gün içerisinde aniden yükselişe geçiyor.

Aklı başında Galatasaray, Beşiktaş taraftarlarının dahi “adam gibi adam” olduğunu bildiği Alex De Souza hakkında şikeye bulaştığına yönelik yayınlar yapılıyor.

Soruşturmanın başından itibaren gelen talepler reddedildiği halde, savcı hakkındaki iddiaların tavan yaptığı dönemde bir anda yayın yasağı kararı alınıyor.

Fakat ne yazık ki bunların hiçbirisi söz konusu kitle tarafından sorgulanmıyor.

Bu arada, tüm bunlar olurken diğer tarafta da terör eylemleri artıyor; ancak şehit sayısının arttığı zamanlarda bu tür haberler dikkat çekebiliyor. Deniz Feneri soruşturmasının Türkiye ayağı başlıyor, şike soruşturmasında dikkatler savcıya yönelene kadar alınmayan yayın yasağı kararı; Deniz Feneri dosyası için apar topar çıkarılıyor. Ardından, soruşturmayı yürüten savcılar görevden alınıyor.

Ve yine ne yazık ki; bunlar da toplumun önemli bir kesiminin dikkatini çekmiyor. Çünkü medyanın büyük bölümü işine geldiği şekilde kamuoyuna şike soruşturmasını sunuyor; ve bununla yetinen kesim arka planda neler olduğunu araştırmıyor.

Buraya kadar okuyan var mıdır, bilmiyorum. Yazıyı toparlamadan önce bir not; takip edenler bilir. HSYK savcı hakkındaki şikayetlere istinaden müfettiş görevlendiriyor. Bu arada Fenerbahçe’nin federasyon kararıyla Şampiyonlar Ligi’nden men edilişinin ertesi gününde Sadri Şener’in yurt dışına çıkış yasağı kaldırılıyor.

Ancak nedense, savcıyı soruşturan müfettişleri ve Sadri Şener’in yurtdışına çıkış yasağını kaldıran hakimi atayan kurumun HSYK olduğu; söz konusu HSYK’yı 12 Eylül referandumu sonrası yapılandıran hükümetle, Amerika’nın dahi inkâr edemeyip özür dilemek zorunda kaldığı Wikileaks belgelerinde Trabzonspor’a örtülü ödenekten para aktardığı ispatlanan hükümetin aynı hükümet olduğu gerçeği göz ardı ediliyor.

Yani özetle; “Kimi kime şikâyet ediyorsun kardeşim?” demek kimsenin aklına gelmiyor.

Tekrar belirtmekte fayda var; bu yazı “Anti Fenerbahçeliler” için değil; olayları objektif açıdan değerlendirme potansiyeli bulunan, ancak araştırmayan, irdelemeyen, televizyon ve gazetelerin kendisine dayattıklarıyla yetinenler için yazılmıştır. Bu kişilerin bir kısmı, temel besin maddesi makarna ve en sık kullandığı yakacak kömür olanlarla aynı kişilerdir. Ve bu kişiler, maalesef toplumun hiç de küçümsenemeyecek bir kesimini oluşturuyor.

Çekirdek seyircilerinin sadece stadyumlarda değil, her alanda hızla azalmaları dileğiyle..

Saygılarımla.

Onur İnal


#sanasozyinebaharlargelecek

http://twitter.com/#!/pikuee

29 Ağustos 2011 Pazartesi

Herkes Önce Kendisine Baksın

3 Temmuz tarihinden bu yana yaşananları hepimiz izliyoruz. Bu konularda futbol camiasının her kesiminden; her taraftar grubundan farklı sesler yükseliyor. Yargısız infaz yapandan tutun da “bekleyelim, görelim” diyerek sakin tavır alanlara kadar her türden tepkiyle karşılaşmak mümkün.



Tüm bu tepkiler içerisinde bana en ilginç gelenleri ise “İbretle İzliyoruz” başlıklı yazımda dile getirmiştim. Sadri Şener özelinde Trabzonspor’u eleştirmiş; ayrıca da Beşiktaş taraftarı olması nedeninden ziyade, spor yazarı demeye dilimin varmadığı Turgay Demir’e seslenmiştim. Ancak müsaadenizle bu yazıda Beşiktaşlı herhangi birine değil; Beşiktaş taraftarının tümüne olmasa da geneline seslenmek istiyorum.



Şike soruşturmasının patlak verdiği günden itibaren; Büyük çoğunluğunuz Fenerbahçe’ye yüklendiniz. İlk günlerde çıkan “Emenike’nin şike parası sayarken çekilmiş videosu var” türündeki haberleri baz alarak; o belirsizlikte “şike” yaptığımız hükmüne vardınız. Hatta olayı daha da abartan Çarşı grubu; resmi sitesi olan forzabesiktas.com'un girişinde Trabzonspor için şampiyonluk kutlaması mesajı dahi yayınladı. Bu hareketin hemen ertesi gününde Trabzonspor Kulübü Başkanı Sadri Şener’in gözaltına alınmasıyla birlikte sitedeki görseli apar topar kaldırarak ne kadar komik bir duruma düştüklerini hepimiz hatırlıyoruz.

 
Bu olaydan yalnız 2 gün sonra; soruşturmaya Beşiktaş da dahil oldu; hem de kıyısından köşesinden de değil; direkt olarak teknik direktörü Tayfur Havutçu ve asbaşkanı Serdal Adalı’nın gözaltına alınmasıyla. Ardından da söz konusu 2 ismin tutuklanarak Metris Cezaevine gönderildiğini biliyoruz.



Bu noktaya kadar Fenerbahçe’ye yüklenen; bize henüz iddiaların güvenilirliği net değilken “şikeci” yakıştırması yapan Beşiktaş taraftarının; bu son gelişmeyle birlikte Serdal Adalı’ya; özellikle de Fenerbahçe taraftarlarının büyük çoğunluğunun dahi neredeyse Aziz Yıldırım kadar savunduğu Tayfur Havutçu’ya sahip çıkması bekleniyordu. Neticede biri asbaşkanları, diğeri de yeteneklerinden çok beyefendiliğiyle tanınan eski futbolcuları&yeni teknik direktörleri Tayfur Havutçu’ydu. En azından isnat edilen suçlar ispat edilene kadar camiaları, taraftarları tarafından savunulacaklarına kimsenin şüphesi yoktu.


Peki bu beklentilere rağmen Beşiktaş taraftarı ne yaptı? Önce forzabesiktas.com’dan söz konusu isimlere “masum olduğunuza inanıyoruz ancak aklanın da gelin” diyerek seslendi. Ardından Beşiktaş J.K yönetimi; şike iddialarının muhatabı olan karşılaşmayla kazandıkları Türkiye Kupası’nı aklanana kadar iade edeceklerini açıkladı. Ve bu hareket; başta Beşiktaş taraftarları olmak üzere Fenerbahçe aleyhtarı kesim tarafından takdirle karşılandı. Beşiktaş’ı örnek almamız gerektiğini söyleyenler nedense; “Kupayı iade ettikten sonra kupanın kendilerine sağladığı haklardan, Avrupa Ligi’nden de feragat edecekler mi?” şeklindeki soruyu kendilerine hiç sormadılar.



Fenerbahçe taraftarları olarak biz; “Suçluysak cezamızı çekmek istiyoruz; önce adalet” dediğimiz halde Beşiktaş taraftarı bunu görmeyerek; basının belden aşağı haberlerine, savcının çelişkili tavırlarına verdiğimiz tepkileri “şikecileri savunuyorlar” söylemiyle eleştirdi. Fenerbahçe taraftarı tepkilerini sadece sosyal medyada, bilgisayar başında değil; sokaklardaki, meydanlardaki, cezaevi önlerindeki eylemleriyle; Fenerium’lara akın etmesiyle de hayata geçirdi. Buna karşılık Beşiktaş taraftarı ise sustu, izledi ve zaman zaman forumlarında yaptığı özeleştirilerde “Aziz Yıldırım’ın gönderdiği mektubun fotokopisini satsalar bizi geçerler” ifadesini kullanarak durumun kendi açısından vahametini ortaya koydu. (Halen haber1903 isimli sitede söz konusu ifadeler mevcuttur)



Tabi ki Beşiktaş taraftarının bu tutumu; kendi teknik direktörüne, yöneticisine sahip çıkmaması beni ilgilendiren bir durum değil. Nihayetinde ben, Fenerbahçeli’yim ve Beşiktaşlı’lardan bu olaylara tepki göstermelerini beklemem saçma. Bütün bunları yazarken aslında tek bir şeye dikkat çekmek istedim.



Şimdi tümüne olmasa da Beşiktaş taraftarının geneline sesleniyorum. Yazdıklarımın ötesinde sizin de çok iyi bildiğiniz gibi söz konusu “Şike” soruşturmasında öyle veya böyle sizin de isminiz geçiyor. Yöneticinizi, stadınızın güvenlik müdürünü geçtim ancak teknik direktörünüz cezaevinde. Yani, bize yüklenmekten daha önemli sıkıntılarınız mevcut.


Buna rağmen; halen kendinize bakmadan bize “şikeci” diyerek yüklenmeniz cahillik; bizim, başkanımızı ve yöneticilerimizi savunmamızı eleştirmeniz ise komiktir. “Fenerbahçe şike yaptı” diyen Beşiktaş taraftarı önce Tayfur Havutçu’nun neden cezaevinde olduğunu; 2004’teki Çaykur Rizespor maçının da içinde bulunduğu dönemi; 2006’da Yıldırım Demirören’in Adnan Polat’la Papermoon’da yediği yemekten sonra mekânın önünde verdiği demeci ve Cumhuriyet gazetesinin vakt-i zamanında neden “Beşiktaş Sahaya Şeref’siz Çıktı” şeklinde bir manşet attığını düşünecek; eğer bunlardan vakit bulabilirse bize saldıracak. Rahmetli Kazım Kanat’ın 2004’teki olaylardan duyduğu utancı belirttiği yazıdan da biraz örnek alacak.



Sonuç olarak; biz Fenerbahçeli’ler, Beşiktaş taraftarından kendi insanlarına bizim gibi sahip çıkmalarını beklemiyoruz. Bunu yapmamaları tamamen kendi ayıplarıdır, ve bizi zerre alâkadar etmez. Ancak kendi camialarını savunamadıkları gibi; bizim camiamıza laf atmalarını da acizlik olarak görüyor ve diyoruz ki;



Artık yeter; önce kendinize bakın, kendi vicdanlarınızı aklayın; öyle gelin.



Saygılarmla..



#sanasozyinebaharlargelecek


http://twitter.com/#!/pikuee

26 Ağustos 2011 Cuma

İhale Nasıl O'na Kaldı?



Mehmet Ali Aydınlar; kim olduğunu, özgeçmişini yazmaya gerek yok. Herhangi bir nedenle bu sayfada bulunan herkes kim olduğunu biliyor. Bilenlerin bir kısmı saygıyla anarken; bir kısmı da isminin yanından negatif ifadeleri eksik etmiyor.


İşin trajikomik tarafı; bahsettiğim iki grubun son 2 günde yer değiştirmiş olması. 

Daha açık yazayım.



Mehmet Ali Aydınlar 24 Ağustos 2011 tarihinden önceki 52 gün boyunca bir kesim tarafından;




“Fener’asyon Başkanı,


Aziz Yıldırım’ın adamı,


Şikeyi örtbas edecek,


Bizi Avrupa’ya rezil edecek,


Fener’e ceza vermez,


Neden Aziz Yıldırım’ı ziyaret etti,


Türk futbolunu kaosa sürükleyecek,


Delillere rağmen düşüremiyor,


Fenerbahçe’yi koruyor”

Şeklinde suçlamalara maruz kalırken, 24 Ağustos’tan itibaren diğer kesim tarafından;


“Hükümetin adamı,


Fenerbahçe düşmanı,


Hakkımızı yedi,


Emeğimizi çaldı,


Uefa’dan korkup bizi yaktı,


Hukuk kurallarını çiğniyor,


Yalan söylüyor,


Ülkesinin kulübüne sahip çıkamadı”


Şeklindeki ifadelerle muhatap oluyor.


Yani an itibariyle Türkiye’de; takımı farketmeksizin futbolla kıyısından köşesinden ilgilenip de Aydınlar hakkında olumlu düşünen bir kişi bulmak imkansız diyebiliriz. Evet, ülke futboluna yön verenlerin aldıkları kararlar birilerine yaranmak için değil; adaleti sağlamak için olmalıdır. Ancak Aydınlar son 54 gündeki icraatlarıyla değil herhangi bir kesimi tatmin etmek; tam aksine herkesin tepkisini çekiyor.


Peki Aydınlar’ın en büyük, ve diğer hatalarına sebebiyet veren hatası nedir?


Fenerbahçeli olması mı? Hayır.


Fenerbahçe’yi küme düşürmemesi mi? Hayır.


Nihaî karar için topu yargıya atması mı? Hayır.


Fenerbahçe’yi Şampiyonlar Ligi’ne göndermemesi mi? Hayır.


Bu saydıklarım kimilerine göre hatadır, maddeler renklere göre değişebilir ancak herkes yukarıdan “Aydınlar’ın hatası budur” diyerek belirli maddeler sayabilir.


Bana göre, Aydınlar’ın en büyük hatası 3 Temmuz 2011 tarihinde yapamadıklarıdır. 30 Haziran Perşembe günü apar topar federasyon başkanı seçilen, ismi yalnızca o tarihten 1 hafta kadar önce ortaya atılan Aydınlar; söz konusu tarihten yalnızca 3 gün sonra Türk futbol tarihinin en büyük bombasını kucağında bulmuştur.


Ve ne yazık ki koltuk sevdasından mıdır, yoksa süreci iyi süzememekten midir bilinmez; 3 Temmuz 2011 tarihinde istifa etmeyerek hem söz konusu süreçteki, hem de belki de kişisel kariyerindeki en büyük hatasını yapmış ve kendisine en büyük zararı vermiştir.


Çünkü Mehmet Ali Aydınlar söz konusu tarihten bugüne kadar geçen 54 gün içerisinde;


Başarılı spor adamı imajını,


Güvenilirliğini,


Başında bulunduğu sağlık kuruluşunun ismini zedelemiş, toplumun rengi fark etmeksizin tüm kesimlerinin tepkisini çekmiş, ve kendisi de muhtemelen fiziksel ve mental olarak üst düzeyde yıpranmıştır.


Tüm bunların da ötesinde, biz Fenerbahçe taraftarlarının gözünde “bitmiş”; ve hayalini kurduğu Fenerbahçe başkanlığı koltuğunu ebediyete kadar kaybetmiştir.


Yazıyı noktalarken şunu da belirtmek isterim ki bu konuda beni düşündüren bir tek şey var. Başarılı bir iş adamı olması ve spora, özellikle de Fenerbahçe’ye katkılarıyla tanıdığımız Mehmet Ali Aydınlar kendi kendine şu soruyu sormuş mudur?


“Bu bombayı benim kucağıma nasıl bıraktılar?”


Saygılarımla..


#sanasozyinebaharlargelecek


http://twitter.com/#!/pikuee

24 Ağustos 2011 Çarşamba

İbretle İzliyoruz

Uzun süredir hiçbir şey yazmadım. Özellikle 3 Temmuz tarihinden; yani şike operasyonunun başladığı günden bu yana da içimden gelmedi. Twitter’da bizden daha iyi bilen büyüklerimizi dinledik yer yer; yer yer de kendimize göre değerlendirmeler yaptık. Ancak ortalık o kadar karışıkken blog yazısı yazacak düzeyde bir şeyler yazmak benim açımdan pek de olanaklı değildi. Bu yazıda da operasyonun değerlendirmesinden ziyade, oyunu kuralına göre oynamayan; belden aşağı vurmanın dozunu kaçıranlardan bahsedeceğim.

Bizim Fenerbahçe taraftarları olarak 3 Temmuz’dan bu yana söylediklerimiz üç aşağı beş yukarı aynı. Bizler; kulübümüz bir pisliğe bulaşmışsa cezasını çekmeyi tabi ki istiyoruz. İtiraz ettiğimiz noktalar ise Türk futbolunun tüm pisliğini üzerimize yıkmaya çalışmaları ve basının sürekli belden aşağı vurması. Buna son örnek olarak da hiç kuşkusuz Alex hakkında çıkarılan haberlerdir. Aslında Alex’le ilgili kısım başlı başına yazı konusu olur ancak özetle; ortada henüz kime ait olduğu belli olmayan büyük bir ayıp vardır. Alex De Souza eğer ifadeye çağırılırsa emniyetin; çağırılmazsa da Taraf ve özellikle de Hürriyet gazetelerinin ayıbı olarak hafızalarımızda kalacaktır. Ki ayrıca Alex ifadeye çağırılmadığı takdirde habere imza atan Hürriyet mensubunun da hukuksal anlamda takipçisi olunacaktır. Bu paragrafa atıpta bulunup Alex’i bu derece savunmamı eleştirir tarzda yorum yazanları da ciddiye almayacağım; baştan anlaşalım. Alex tartışma konusu olmamıştır, olamaz.

Basının son 54 günde yazdıkları, “Emenike’nin videosu var” ayıbı, Baransu, Rok vs. bunlara girmeyeceğim; bilindik şeyler. Ancak özellikle son günlerde ibretle izlediğim 2 isim var.

1.si Trabzonspor Kulübü Başkanı Sadri Şener. Federasyonun delil yetersizliği nedeniyle aldığı lige devam kararından sonra konuşmaya yeniden hız verdiğiniz görebiliyoruz. Kendisini eleştirmekten ziyade soracağım tek soru olacak. Bir tane gazeteci de, Sadri Şener federasyonu eleştirdiğinde “Sadri Bey, Benfica deplasmanına yurt dışına çıkış yasağından dolayı gidemeyen siz değil misiniz?” diye sormadı mı? Kendisi ve kulübü hangi davadan yargılanıyor da Fenerbahçe düşmedi diye sürekli federasyona saydırıyor?

İbretle izlediğim 2. isim ise Fotomaç gazetesi yazarı Turgay Demir. Twitter kullananlar muhakkak denk gelmişlerdir. Köşe yazılarını takip etmiyorum; ancak hem denk geldiğim köşe yazılarında, hem de twitter’daki üslubunda ağır düzeyde tahrik unsuru mevcut. Fenerbahçe ve Aziz Yıldırım’ı savunanlara açıkça hakaret etmekten, aşağılamaktan çekinmiyor. Ve işin en ilginç tarafı da kendi tuttuğu takımın teknik direktörünün ve yöneticisinin de aynı davadan cezaevinde olduğu gerçeğini atlayarak sürekli biçimde Fenerbahçe’ye ağır şekilde saldırıyor.

İşine gelen sorulara cevap veriyor, işine gelmeyenler karşısında ise ya susuyor, ya da aklı sıra karşısındakini aşağılama yolunu seçiyor. Söylediği lafların nereye gittiğini bilmiyor. “Papermoon” diyerek laf atıyor; cevap olarak “2006’daki Papermoon vakasını da anlatın” dediğimizde kala kalıyor. Bize fütursuzca saldırarak “temiz futbol” vurgusu yapıyor; ancak kendisine rahmetli Kazım Kanat’ın dahi bir yazısında utandığını belirttiği 2004’teki olayları hatırlattığımızda verecek cevabı yok.

İşin acıklı kısmı ise, Türk spor basınında böyle adamlardan “duayen, yılların gazetecisi, üstat” gibi ifadelerle bahsediliyor. Halbuki onca senedir yazı yazan birine göre ifade yeteneği de zayıf. Fikirlerini güçlü bir anlatım tarzıyla sunamadığı için çocukça benzetmeler yapıyor, ve genellikle belden aşağı vurma yoluna gidiyor.

Kadıköy’de son oynanan Shaktar Donetsk karşılaşması malumunuz; olayları biliyoruz. Fiziksel şiddeti desteklemiyorum. Ancak ligin 2. yarısında neredeyse küfür dahi etmemiş bir taraftar kitlesi; ne oldu da günahsız basın emekçilerine, foto muhabirlerine kadar şiddet girişiminde bulunacak noktaya geldi? Bunu biraz düşünmek gerekir.

Taraftarın bu hale gelmesinde en büyük pay sahiplerinden biri de Turgay Demir’dir; bu noktada TSYD’ye de söylememiz gerekenler var. O da muhtemelen bir sonraki yazının konusudur.

Sürç-i lisân ettiysem affola.

#sanasozyinebaharlargelecek

http://twitter.com/#!/pikuee

25 Haziran 2011 Cumartesi

Döner Bıçaklarıyla Dalalım Abi!

Çok konuşuldu, çok tartışıldı. Kimilerine göre fazlasıyla ağır bir cezaydı; kimileri ise adaletin yerini bulduğunu düşünüyordu. Evet, Bursaspor’a Beşiktaş maçı öncesinde çıkan ve maçın iptaline neden olaylardan ötürü verilen cezadan bahsediyorum.

Kendi adıma ne düşündüğümü baştan söyleyeyim; ardından da nedenlerini yazayım. Ben Bursaspor’a verilen cezanın kesinlikle yerinde olduğunu düşünüyor; hatta olayları çıkaranlara verilecek bireysel cezalarla da durumun iyice pekiştirilmesi gerektiğini savunuyorum. Bir kısmınızın “Olayları çıkaran taraftar, hem de stad dışında oldu. Kulübün suçu ne? Dediğini duyar gibiyim. Şimdi gelelim o meseleye; kulübün suçu ne?

Taraftarlar ne için vardır? Taraftar kimliği hangi oluşum içindir? Kulüpler için. Yani taraftarlık olgusu bir takımı desteklemek için meydana gelmiştir.

Bir maçta olay çıktığı zaman kulübün seyircisiz oynama veya saha kapatma cezası alması, taraftarın cezasız kalmış olması anlamına gelmez. Sonuçta ceza kapsamındaki karşılaşmayı ya da karşılaşmaları izleyemeyecek olan yine taraftarlardır. Yani ceza kulübe kesilmiş gibi görünse de, zararın büyük çoğunluğunu taraftar görür. Ki zaten takımına gerçekten bağlı olan taraftarın da kulübüne ceza getirecek davranıştan kaçınması gerekir. Tabi ki bu yazdıklarım münferit olarak değerlendirilebilecek; yani binlerce kişinin arasındaki 5-10 kişinin yaptığı taşkınlıkları kapsamıyor.

Şimdi gelelim Bursa meselesine; olayı bir de Bursa özelinde değerlendirelim. Hayatımda bir kere, lisedeyken okul gezisi için gittim. Onun dışında bilmem Bursa’yı. Malum ligi takip ettiğimizden; Bursaspor ile Beşiktaş arasındaki gerginliği nedenleriyle birlikte biliyoruz. Bu durum Fenerbahçe taraftarı olarak beni ilgilendirmese de spor sever gözüyle baktığımda tabi ki hoş değil.

Onun haricinde anlatılanlardan bildiğim kadarıyla;

* Bursa insanların başka takımların formalarıyla rahatça dolaşamadığı, dolaştığında ise genellikle fiziksel tepkiye maruz kaldıkları;


* Büyük kulüplerin store açamadığı; açsa dahi camının çerçevesinin indirilmesinden ötürü apar topar kapatmak zorunda bırakıldığı bir şehir.

Genel durum böyle midir bilemiyorum; ancak bu tip durumların yaşandığını biliyorum, duyuyorum.

Bursa konusunu noktalamadan önce bilmeyenler için İstanbul’dan birkaç örnek vereyim.


* Ben ligin ilk yarısında Şükrü Saraçoğlu’nda oynanan Beşiktaş maçını Kadıköy’de, boğanın iki sokak üstünde seyrettim ve mekânın nereden baksanız dörtte biri Beşiktaşlı’ydı.


* 2 sene kadar önce yine bir Beşiktaş maçını Mecidiyeköy’de; arkadaşlarımla birlikte seyrettim ve formalarımız da üzerimizdeydi.


* Yine Kadıköy’de izlediğim bir Galatasaray maçından sonra iskelede üzerinde Galatasaray forması bulunan bir kadın taraftar gördüm.


* Ligin son haftasındaki Sivasspor maçını izlemek için Kadıköy’e gittiğimde yine iskelede, üzerinde Trabzonspor forması bulunan bir kadın vardı.


Diyeceksiniz ki bunlar alelade örnekler; hiç mi kavga çıkmıyor. Çıkıyor, ama daha çok maç günleri. Diğer günlerde bir sıkıntı olmuyor. Üstelik maç günleri için de 4 farklı örnek verdim.


Ben şiddetin kimin tarafından uygulandığı ayırt edilmeksizin “Şiddetle” cezalandırılmasından yanayım.


Ama sırf yukarıda saydığım 2 maddeden ötürü bana göre Bursaspor her türlü ibretlik cezayı hak ediyor. Bir halkın; kentinin takımına sahip çıkması çok güzel bir şeydir. Ancak başka takım taraftarlarına rahatça takımlarını destekleme hakkı vermeyen bir taraftar grubu ve taraftarını bu tip düşüncelerden arındırmaya çalışmayan bir kulüp de her türlü cezayı hak eder. Bursa özelinde yazıyorum fakat bu fikirlerim benzer durumların yaşandığı diğer şehirler için de geçerli.


Ve daha açık konuşayım; bana kalsa Bursa ve benzeri şehirlerdeki taraftarların aklının başına gelmesi için, bu şehirlerdeki spor karşılaşmalarını en az 2 sene süreyle durdurur; takımlarını tarafsız sahada oynatırdım. “Taraftar daha sert tepki gösterir” diyenler olabilir; cezayı katlayarak arttırırdım.


Sırf başka takım taraftarlarının coşkusuna, sevinçlerine izin vermedikleri için. Sırf arkalarındaki kalabalığa güvenerek tek yakaladıkları insanlara akılları sıra delikanlılık taslamamaları için. Taraftar olmadan önce insan olmayı öğrenmeleri için. Bunları söz konusu şehirlerde yaşayan tüm insanlar için söylemiyorum; hedefimdeki kesim belli. Fanatizmin suyunu çıkaranlar. İş yargı yoluyla olay çıkartanlara hapis cezası verilerek çözülse çok daha güzel olurdu ancak maalesef böyle bir şey yapılmadığı için görev federasyona düşüyor.


Ve artık Bursa ve o yapıdaki şehirlerde yaşayan taraftarların “İstanbul takımı” gibi saçma sapan bir kavramdan vazgeçmeleri ve her şehirde üç büyük takımın taraftarlarının bulunabileceğini kabullenmeleri gerekiyor. Çünkü;


Fenerbahçe İstanbul takımı değildir.


Galatasaray İstanbul takımı değildir.


Beşiktaş İstanbul takımı değildir.


İstanbul takımı dediğiniz İstanbulspor’dur, Sarıyerspor’dur, Kasımpaşaspor’dur. Ancak merkezleri, stadları İstanbul şehrinde olmasına rağmen üç büyüklerin hiç birisi yerel değildir. Büyüklükleri İstanbul’a sığmaz; İstanbul’la sınırlanamaz. Coşkuları sadece İstanbul’da yaşanmaz; şampiyonlukları ülke çapında kutlanır.


Anadolu takımlarına gönül veren tüm taraftarların artık bu durumun farkına varması, ve birlikte yaşadıkları insanların tercihlerine saygı göstermeleri dileğiyle;


Şiddetsiz kalın..(;

20 Haziran 2011 Pazartesi

Biz Neden Sektirmiyoruz?

Aslında bu yazıda ifade edeceklerim Türk futboluna özgü şeyler değil. Dünyanın her yerinde benzer, hatta daha ağır örnekleri olan bir konuda yazmak istedim. Ancak yapacağım değerlendirme büyük kulüpler bazında olacağı için burayla sınırlıyız.

 Konumuz ezelî rakiplerin kulüp değiştirmeleri, yani başka ezelî rakiplerine transfer olmaları. Ve bu konudaki son örnekler de Trabzonspor'dan Galatasaray'a transfer olan Selçuk İnan ve Ceyhun Gülselam.


Taraftarlar olarak illa ki bir şeylere duygusal bakıyoruz; bir futbolcuyu sahiplenirken onun "profesyonel" olduğunu, kazandığı parayla bir şekilde futbol sonrası hayatını kurtarması gerektiğini unutuyoruz. Ve dolayısıyla da bizde oynadıktan sonra rakibimize imza attığında kızıyoruz. Ancak ben seneler içerisinde şunu fark ettim ki tepki gösterdiklerimiz genellikle yerlerini doldurmakta zorlandığımız isimler. Yani gösterilen tepkilerdeki en büyük neden "kuyruk acısı".


Şimdi isterseniz örnekler üzerinden devam edelim; hangi takımın taraftarları, hangi futbolculara nasıl tepkiler göstermiş hatırlayalım.


Tümer Metin: Beşiktaş - Fenerbahçe


Emre Belözoğlu - Galatasaray - Fenerbahçe


Rüştü Reçber - Fenerbahçe - Beşiktaş


Tümer Metin'le başlayalım. Hatırlarsınız, Fenerbahçe'ye gelişi büyük olay olmuştu. Küfürleri, hakaretleri geçtim, olayı asker kaçağı olmaya kadar vardırmıştı Beşiktaş taraftarının büyük bir kesimi. Şimdi ben senelerdir Tümer konusunda tartıştığım her Beşiktaş taraftarına sorduğum soruyu yine soruyorum. 33 yaşına kadar askerlik yapmadan Beşiktaş'ta oynayan Tümer Metin; 2 günde nasıl kaçak durumuna düştü?  Böylesine saçma bir yorum nasıl yapılabilir? Ya da bu yönde pankartlar açan, sloganlar atan Beşiktaş taraftarları düştükleri aciz durumu hiç fark ettilermi? Geçelim.


Emre Belözoğlu; gelişine Fenerbahçe taraftarları dahi inanmakta uzun süre zorluk çekti. Galatasaray cephesinde ise hüzün ve öfke vardı. Kendilerinin de kadın akrabaları olduğunu unutan bir kısım haysiyet yoksunu maganda; Emre'ye her fırsat bulduklarında topluca küfürler etmekten geri durmadılar. Yolda tek başına gördüğünde imza isteyecek adamlar, Emre'ye milli takım kamplarında otobüse binerken uzaktan küfür ettiler. Para kazanmayı seçmesini bahane ettiler. Çoğunun ve çoğumuzun hayatımızda göremeyeceğimiz milyon avroları reddetmediği için suçladılar. Geçelim.


Ve Rüştü Reçber.. Fenerbahçe kulübünün 13 yıllık emektarı, kaptanı. Belki Fenerbahçe'den yüklü miktarda para kazanan ancak sayısız maçta da Fenerbahçe'yi kurtaran, aldığı parayı da kuruşu kuruşuna hak eden, biriydi. Kulübün adeta sembol isimlerindendi. Ne Galatasaray'da 4 sezon geçirmiş Emre'ye benzer; ne de 5 sene Beşiktaş'ta oynamış olan Tümer'e. Çünkü oynadığı zamanlar için Fenerbahçe demek, Rüştü demekti. Sakın bana "Tümer Türkiye'de başka takımda oynamam dediği halde Fenerbahçe'ye gitti diye kızıyoruz" demeyin. Rüştü'nün böyle bir demeç vermesine bile gerek yoktu; dile kolay 13 sene.


Ama gitti. Bir anda Beşiktaş'a imza attığını öğrendik medyadan. Şaşırdık, üzüldük, kimimiz tepki gösterdik. Ama bir gün olsun Kadıköy'de Rüştü'ye maç boyu topluca küfür edilmedi, yolda, şurda burda laf atılmadı. Evet kızdık, üzüldük ama yerini de doldurduk. Hani yukarıda bahsettiğim "kuyruk acısı" kavramı vardı ya; işte meselenin özü tam olarak budur.


Biz Rüştü'nün de, Nobre'nin de, Serkan Balcı'nın da, Kazım'ın da yerlerini bir şekilde doldurduk. Bizden gitmeleri ya da bizde oynamamaları futbolumuzu etkilemedi. Rüştü diğer örneklerin arasından sembol isim olması itibariyle sıyrılır, mevkisi dolsa da manevi yeri dolmaz. En azından buna saygı gösterdik.


Ama sizler her fırsat bulduğunuzda Tümer ve Emre'ye saldırdınız; medyaya yansıyan her olayda yargısız infaz yaptınız. Emre sakatlandığında "iyi olmuş" diyecek kadar ahlaksızlaştınız.


Şimdi eğer bu yazıyı sonuna kadar okuduysanız kendinize sorun; neden sizlerin Emre ve Tümer'e gösterdiğiniz tepki Rüştü'ye gösterilmiyor? Siz mi çok sevdiniz? Yoksa biz mi yeterince sevemedik.. Düşünün ve lütfen fikirlerinizi yazın..


Saygılarımla..

dipnot: bu yazı; futbol extra dergisi 2011 ağustos sayısının 21. sayfasında "hempenaltihemgol" rumuzuyla yayınlanmıştır.

25 Nisan 2011 Pazartesi

Harmandalı

Yine kurallar icad edildi; yine komik bakış açılarıyla yaklaşıldı olaya. Çünkü mevzu bahis Fenerbahçe, hedef büyük. Anlamak yok, dinlemek yok.. Kulaktan dolma bilgilerle pervasızca saldırmak var.

Şu ana kadar bir Fenerbahçe taraftarı olarak ligdeki yarışı değerlendirecek, ortalığı daha da karıştıracak yazılar yazmadım. Yorum konusunda boş durmadım tabi ki. Sarı Lâciverte çamur atan kim varsa elimden geldiğince cevabını vermeye özen gösterdim. Ama blog yazmak için haftalarca elimde tonla malzeme olmasına karşın pek işin içine girmek istemedim.

Ne oldu da bu tavrım değişti peki? Buca maçı malumunuz. Henüz üzerinden 24 saat geçti ancak ortalık maç bitiminden bu yana yangın yeri gibi. Ortalıkta bukalemunlar başta olmak üzere ağız ishali olmuş tonla canlı dolaşmakta. İngiltere'den tutun da Ekvator Ginesi'ne kadar dünyanın her yerinde her hakemin penaltı vereceği bir pozisyona sığınmış tek hücreli yaşam formlarına rastlamaktayım.

Verilen penaltıya isyan gerekçeleri nedir peki? Pozisyonun çarpma olarak değerlendirilebilecek olması.

Çarpma?.. Çarpma?.. Şimdi sırasıyla gidelim isterseniz.

1) Pozisyonun çarpma değil de kastî olduğunu söyleyen mi oldu?

2) Eğer Bünyamin Gezer kasıtlı olduğunu düşünseydi sarı kart yerine kırmızı kart göstermez miydi?

3) 2. maddede bahsedildiği gibi pozisyona kırmızı kart diye isyan etmeyen her bir Fenerbahçe taraftarı 1. maddenin canlı kanıtıdır.

4) Ceza alanındaki herhangi bir elle müdahalenin penaltı olabilmesi için illâ ki kasıtlı olması zorunlu mudur? Zorunluysa Fifa'nın kurallar kitapçığındaki kaçıncı madde bunu doğrular?

5) Bariz kasıtlı pozisyonlar hariç bir elle müdahalenin niyet sorgulaması eğer el vücuda bitişik vs. durumlar da yoksa gerekli midir? Gerekliyse maçları hakemlerin yerine kâhinlerin yönetmesi mantıklı değil midir?

6) Hazır el vücuda yapışık tabirini kullanmışken son sorumuzu da soralım.. Hepimiz gördük; yazıya resim olarak da ekledim, umarım yayınlandığında görünür. Bucaspor'lu arkadaşın elini kolunu sakınma gibi bir derdi yok; kollarını sallaya sallaya gayet rahat şekilde girmiş olaya. Bu oyunun adı futbol mudur? Yoksa harmandalı mı?..

Ve son olarak.. Hatırlarsanız arkasına sığındığınız yorumcular geçen hafta da 2 penaltımızın verilmediğini söylemişlerdi. Madem geçen hafta iplemediniz; bu hafta da örnek gösteremezsiniz. Değil Markus Merk; Collina bile "Penaltı Değil" dese; o pozisyon penaltının hasıdır. Siz kendinizi de yırtsanız penaltı oğlu penaltıdır.

Saygılarımla..

Çubuklu kalın..;)

Not: Uzun zamandır ara vermiştim ancak son haftalarda ard arda aldığımız galibiyetler üzerine buralardaki yorumlarda gördüğüm karalamalara karşı daha sık yazmaya çalışacağım. Sonraki yazılarım bukalemunlar, sevimli tavrını korkular sarınca değiştiren başkanlar ve Anadolu takımlarının bitmek bilmeyen İstanbul kompleksleri üzerine olacak.