25 Nisan 2011 Pazartesi

Harmandalı

Yine kurallar icad edildi; yine komik bakış açılarıyla yaklaşıldı olaya. Çünkü mevzu bahis Fenerbahçe, hedef büyük. Anlamak yok, dinlemek yok.. Kulaktan dolma bilgilerle pervasızca saldırmak var.

Şu ana kadar bir Fenerbahçe taraftarı olarak ligdeki yarışı değerlendirecek, ortalığı daha da karıştıracak yazılar yazmadım. Yorum konusunda boş durmadım tabi ki. Sarı Lâciverte çamur atan kim varsa elimden geldiğince cevabını vermeye özen gösterdim. Ama blog yazmak için haftalarca elimde tonla malzeme olmasına karşın pek işin içine girmek istemedim.

Ne oldu da bu tavrım değişti peki? Buca maçı malumunuz. Henüz üzerinden 24 saat geçti ancak ortalık maç bitiminden bu yana yangın yeri gibi. Ortalıkta bukalemunlar başta olmak üzere ağız ishali olmuş tonla canlı dolaşmakta. İngiltere'den tutun da Ekvator Ginesi'ne kadar dünyanın her yerinde her hakemin penaltı vereceği bir pozisyona sığınmış tek hücreli yaşam formlarına rastlamaktayım.

Verilen penaltıya isyan gerekçeleri nedir peki? Pozisyonun çarpma olarak değerlendirilebilecek olması.

Çarpma?.. Çarpma?.. Şimdi sırasıyla gidelim isterseniz.

1) Pozisyonun çarpma değil de kastî olduğunu söyleyen mi oldu?

2) Eğer Bünyamin Gezer kasıtlı olduğunu düşünseydi sarı kart yerine kırmızı kart göstermez miydi?

3) 2. maddede bahsedildiği gibi pozisyona kırmızı kart diye isyan etmeyen her bir Fenerbahçe taraftarı 1. maddenin canlı kanıtıdır.

4) Ceza alanındaki herhangi bir elle müdahalenin penaltı olabilmesi için illâ ki kasıtlı olması zorunlu mudur? Zorunluysa Fifa'nın kurallar kitapçığındaki kaçıncı madde bunu doğrular?

5) Bariz kasıtlı pozisyonlar hariç bir elle müdahalenin niyet sorgulaması eğer el vücuda bitişik vs. durumlar da yoksa gerekli midir? Gerekliyse maçları hakemlerin yerine kâhinlerin yönetmesi mantıklı değil midir?

6) Hazır el vücuda yapışık tabirini kullanmışken son sorumuzu da soralım.. Hepimiz gördük; yazıya resim olarak da ekledim, umarım yayınlandığında görünür. Bucaspor'lu arkadaşın elini kolunu sakınma gibi bir derdi yok; kollarını sallaya sallaya gayet rahat şekilde girmiş olaya. Bu oyunun adı futbol mudur? Yoksa harmandalı mı?..

Ve son olarak.. Hatırlarsanız arkasına sığındığınız yorumcular geçen hafta da 2 penaltımızın verilmediğini söylemişlerdi. Madem geçen hafta iplemediniz; bu hafta da örnek gösteremezsiniz. Değil Markus Merk; Collina bile "Penaltı Değil" dese; o pozisyon penaltının hasıdır. Siz kendinizi de yırtsanız penaltı oğlu penaltıdır.

Saygılarımla..

Çubuklu kalın..;)

Not: Uzun zamandır ara vermiştim ancak son haftalarda ard arda aldığımız galibiyetler üzerine buralardaki yorumlarda gördüğüm karalamalara karşı daha sık yazmaya çalışacağım. Sonraki yazılarım bukalemunlar, sevimli tavrını korkular sarınca değiştiren başkanlar ve Anadolu takımlarının bitmek bilmeyen İstanbul kompleksleri üzerine olacak.

16 Mart 2011 Çarşamba

Hay Mesut Özil Kadar..

Öfke, kin, nefret, hakaret.. Son birkaç aydır O’nunla ilgili okuduğum haberlerdeki yorumların çoğu bu saydığım öğelerden ibaret.. Yaptığı her güzel işin, attığı her golün peşinden bir linç hareketi. Faşizm kokan yorumlar.

Şimdi ben Mesut Özil'in durumunu anlama sıkıntısı olan arkadaşlar için burada bir kere daha anlatmak istiyorum.

* Öncelikle Mesut Özil dediğimiz adamın ülkesini sattığı falan yok. Hani doğma büyüme Türkiye'de olur da durduk yere teklif üzerine Alman millî takımını seçer anlarım. En azından mantıklı bulurum bu yorumları. Türkiye'nin adama Almanya kadar faydası dokunmamış bir kere!

* "Türk değil" diyenler var meselâ; sanki kafatası ölçümü yapmış, soy ağacını araştırmış gibi. Söz konusu arkadaşların çifte vatandaşlık denen kavramdan haberdar olmadığı da aşikâr.


*Almanya'dan, Hollanda'dan, İsviçe'den yorum yazıp Mesut'u kötüleyenler var bir de. Ben de o arkadaşlara buradan sesleniyorum. Madem Mesut'a Türkiye'yi tercih etmediği için hakaret ediyorsun; ben de kendi vatanın yerine oralarda yaşadığın için aynılarını sana iade ediyorum.

* Almanya-Türkiye maçında Mesut'u yuhalayan kitleye ne demeli peki? Oradaki arkadaşların kafalarının basmadığı nokta kendilerinin de Almanya'da yaşadıkları; ekmeklerini oradan kazandıkları. Madem onlar Almanya adına çalıştığı için Mesut'u ıslıklama hakkına sahipler. O zaman ben de onları eleştirme hakkına sahibim. Çalışmayın kardeşim Almanya'da. Alman ekonomisine katkıda bulunmayın siz de. Madem o kadar Türk'sünüz gelin vatanınıza hizmet edin! Tabi ki bunlar şahsî fikirlerim değil; olamaz. Ancak o kitlenin mantığından gidersek ortaya çıkan sonuç bundan ibaret.

* Mesut ile ilgili her haberin altında "Vermeyin şu adamın haberlerini. Bize ne kardeşim ondan?" şeklinde tribe girenlere ne demeli? Bak "Bize ne" demişsin zaten. Sana ne kardeşim? O kadar ilgisizsin madem, tıklayıp yorum yaptığın zamana yazık. Bir de sen öyle dedin diye Sporx'te bir daha Mesut haberi çıkmayacağını düşünüyor musun gerçekten onu da merak ediyorum aslında..

* Asıl vahim olan da bu "gazla çalışan" arkadaşların askerlikle futbolu birbirine karıştırması. Olayları bilmeyip sadece yorumlar üzerinden giden biri rahatlıkla Mesut'un Türk insanına kurşun sıktığını ya da Alman ajanı olup Türkiye aleyhinde propaganda yaptığını falan düşünebilir.

İşin başka bir ilginç kısmı da şu aslında. 22 yaşına kadar Almanya'da yetişmiş, oranın kültürünü benimsemiş, futbol disiplinini, futbol eğitimini almış birinden kolaklıkla bu saydıklarımdan vazgeçmesi beklenebiliyor. Bak diyorum ki adama topa vurmayı öğretenler Alman zaten. Hammadde Türk evet ancak onu işleyen, yetiştiren, hazır hale getiren de söz sahibi değil midir? "Mesut Türkiye'yi seçmiş olsaydı Alman'lara ayıp etmiş olmaz mıydı?" dediğimde de verecek cevapları yok iyi mi?..

Peki o zaman; filmi geri saralım. Mesut Türkiye'yi seçmiş olsun. Ne olurdu? Ürettiğim hayali senaryo üç aşağı beş yukarı şu şekilde:

* Bir kere muhtemelen dünya kupasına gidip vitrine çıkamazdı.

*Werder Bremen'den en fazla Dortmund-Fiorentina-Sevilla ayarında bir kulübe giderdi.

* 4-5 sene kadar sonra İstanbul'daki büyük kulüplerimizden biri uzun uğraşlar sonucu kendisini kadroya dahil ederdi.

* İç sahadaki ilk İ.B.B maçında oyundan alınırken tribünler tarafından ıslıklanırdı.

* Şu an kendisiyle ilgili haberlerin altına Almanya'yı seçtiği için küfürlü yorumlar yazan grup, bu sefer tuttukları takımın maçında kötü performans göstermesi durumunda küfür etmeye başlardı.

* Gözden düştükten sonra da sözleşmesi yenilenmediği için Gaziantepspor-Konyaspor ayarında bir kulüpte kariyerini noktalardı.

Abarttığımı düşünenler olacaktır, sorun değil. Belki biraz abarttım ama böyle bir potansiyel var. Bunlar imkansız durumlar değil. Bunu hepimiz biliyoruz.

Şimdi gidin, yüzünüze bi soğuk su çarpıp tekrar düşünün. Adam profesyonel futbolcu. Adam Real Madrid'de oynayan, bu sezon sürekli gol atan, asist yapan, Ronaldo ve Higuain'le birlikte takımı sırtlayan isim. Zonguldaklı bir maden işçisinin evlâdı eğer İspanya Futbol Federasyonu izin verseydi ciddi ciddi Real Madrid'in 10 numaralı formasını giyecekti beyler. Sene sonu giyer artık.

Eğer Mehmet Aurelio'yu milli takımda görmekten rahatsız olmuyorsanız; Kazım Kazım'ı Türk olarak görüyor ve bu durumu garipsemiyorsanız ya da İsrailli bir futbolcuyu taraftar olarak bağrınıza basabiliyorsanız Mesut'u vatan hainliğiyle suçlamanız iki yüzlülükten başka bir şey değildir.

Artık rica ediyorum şu saçmalığınıza bir son verin. Yalandan milliyetçilik yapmayın. Şurada Mesut'u kötüleyen herhangi birine senelik 5 milyon avro vereyim gel Alman vatandaşı ol oraya yerleş desem arkasına bile bakmaz; bir daha da Türk kelimesini kullanmaz.

O nedenle terbiyesizlik yapacağınıza alkışlayın. En azından Türkiye'ye gol attığında sevinmemiş olması aklınıza gelsin, sevmiyorsanız da saygı gösterin.

Ve son olarak kendi kendinize şu soruyu sorun: "Neden Gökhan İnler'e, Ekrem Dağ'a ya da Hakan Yakın'a tek kelime etmezken Mesut'a karşı bu kadar öfkeliyim?"

Cevabı "Yaptığı tercih sayesinde zirveye çıkması ve kaçan balığın büyük olması" olabilir mi?

Saygılarımla..

Fenerbahçe'li Gözüyle Ali Sami Yen Vedası..

Ali Sami Yen Stadı.. Ezelî rakibimin mabedi; kutsalı bir yerde. Aslında beni ilgilendirmemesi gereken bir konu, pek de umursamamam gereken bir mekan. Ancak içimde beni bu konuda birkaç satır karalamaya iten bir şeyler var.

Neydi Ali Sami Yen stadı bizlere, yani Fenerbahçe'lilere göre? Kıvırmak yok, açık açık yazalım. Beğenmediğimiz; yetersiz bulduğumuz, ufak bir harf oyunuyla halı saha benzetmesi yaptığımız köhne bir stad. Saraçoğlu'yla karşılaştırdığımızda tam bir facia. İşe endüstriyel futbolun penceresinden bakarsak hala da öyle orası bizler için. Ve belki az da olsa bir kısım Galatasaray taraftarı için. Ama bu yazıda endüstriyel pencereden bakmak yok; amatörce sevmeler var, taraftarlık var, ve aşk var. Ve ben bu yazıda rakibimin aşkını, tutkusunu ve bu staddan ayrılacağı için yaşayacağı üzüntüyü elimden geldiğince anlamaya çalışacağım.

Şükrü Saraçoğlu Stadı'na ilk gittiğim günü hatırlıyorum. Bir Gençlerbirliği maçıydı; lisedeydim. Yatılı okuldan izne gelmiştim. İçim kıpır kıpırdı; çünkü hep televizyondan izlediğim, hayran olduğum, tutkuyla bağlandığım formayı canlı canlı izleyecektim. Kapıdaki polis aramasını; bilet kontrolünü vs. sorunsuz geçtikten sonra stada girdim ve Migros tribününün merdivenlerinden çıkmaya başladım. Basamakları bitirdim; kafamı kaldırıp karşıma baktığım anda alt ve üst tribünlerin arasındaki boşluktan yeşili gördüm. O an benim için zaman durdu. 1-2 dk. orada durup seyrettim. Ardından tribüne çıktığımda gördüğüm manzarada tüylerimin diken diken olduğunu hatırlıyorum ki yazarken dahi kanım kaynıyor.

Şimdi ben konu Ali Sami Yen'ken neden bunları yazdım? Anlatmak istediğim şu; ben benim Fenerbahçe'yi sevdiğim kadar Galatasaray'ı seven insanların o stada hangi gözle baktıklarını anlıyorum. Kaldı ki ben tribüne her maç giden, kombinesi olan biri de değilim. Elim yettiğince işte.. Ancak insanın kendisini bir yere ait hissetmesinin nasıl bir şey olduğunu iyi biliyorum.

Biliyorum ki orası beton bir yapıdan ibaret değil onlar için. Genelde 2 haftada bir görebildiğin sevgilinle buluştuğun yer gibi işte. Hani çoğumuzun böyle sabit mekanları vardır ya bir hevesle gittiğimiz. O misâl. Orada çok güzel şeyler yaşamışızdır; belki de aşkımızı orada itiraf etmişizdir. Ve bir sebepten dolayı orası kapandığında üzüntü duyarız. Hatırası vardır çünkü.

Ve işte ben biliyorum ki Galatasaray taraftarı için Galatasaray bir sevgiliyse; Ali Sami Yen Stadı da sevgiliyle buluşulan "O ağacın altı"dır; bilmem neredeki simit sarayıdır ya da 2 sokak aşağıdaki parktır belki de. Eğer o mekândaki unutulmayacak anı ilan-ı aşk, evlilik teklifi ya da ilk öpücükse bunun Ali Sami Yen'deki karşılığı Real Madrid, Manchester United ya da belki de bir Fenerbahçe galibiyetidir.

Ve ayrılık zamanının burukluğu. Kendimle başbaşa kaldığımda düşünüyorum. Nice zaferler, sevinçler, kederlerin yaşandığı yerden ayrılacak olmak; dahası oranın yıkılacağını bilmek. Genç olanların ileride çocuklarına "İşte bizim mabedimiz burasıydı" deyip gösteremeyecek olmaları.. Bülent Korkmaz'ı artık daha da fazla özleyecekler belki de; Hakan Şükür'ü düşünüp iç çekecekler.. Yeni stad sevincinin yanında acıtan ayrıntılar olsa gerek bunlar.

Sanırım artık bir şekilde bağlamalı ve yazıyı sonlandırmalıyım. Galatasaray penceresinden bu kadar fazla bakmak benim için pek de iyi bir şey olmasa gerek..=) Saçmalamışsam kusuruma bakmayın; elimden geldiğince içimden geçenleri aktarmaya çalıştım. Tam anlamıyla ifade de edemedim gerçi ama en basit haliyle de olsa derdimi anlatabildiysem ne alâ..

Son olarak bu stad mevzusunun benim için en özet hali şudur;

Endüstriyel Futbol 1-0 Romantizm

Saygılarımla..

1091

Serbest çağrışım yoluyla 1071’i düşünüp bir zafer benzetmesi çıkacağını düşünen varsa baştan söyleyeyim ki değil. Sadece akşam üzeri okuduğum bir haberde gördüğüm bir rakam. Ne ile ilgili peki?

Uzatmadan girelim konuya. Habere denk gelen var mıdır bilemem ancak Adnan Polat’ın Erzurum Üniversiteler Kış Oyunları’nda başbakanla tokalaşabilmek, gönlünü alabilmek için yaptığı kilometredir 1091. Habere göre tokalaşabilmiştir de, ancak istediği sıcaklığı alamamıştır. Ardından da İstanbul’a geri dönmüştür.

Şimdi “E ne var bunda? Yazacak bunu mu buldun?” diyebilirsiniz. Aslında ben de bir an yazıya nasıl devam etsem, konuyu nasıl bağlasam bilemedim. Ancak şu satırları yazarken Adnan Polat’ın son dönemdeki bazı tavırlarının nasıl başbakana benzemeye başlattığını farkettim. Başbakan’ın kendisini protesto eden öğrencilere “Ergenekoncu” muamelesi yapması ile Adnan Polat’ın açılışta protesto edenler için kullandığı “provakatör” tabiri benzeşiyor diye düşünüyorum. Veya 4 sene kadar önce Mersin’de başbakandan azar işiten çiftçi ile bu seneki maçlardan birinde Ali Sami Yen çıkışında yanında hamile eşi varken Adnan Polat’tan fırça yiyen taraftar arasında konum itibariyle ne fark var diye soruyorum kendi kendime.

Ve Adnan Polat nereye gidiyor? Ne yapmaya çalışıyor anlayamıyorum. Açılışta yaşananlar için başbakandan özür dilemesi normaldir, hatta ev sahibi olmanın bir gereğidir de. Ancak olayı daha da ileri götürerek kendi taraftarını polise ihbar etmesine, protesto edenlere kin gütmesine bir Fenerbahçe taraftarı olarak ben bile tahammül edemiyorum. Başbakanın gönlünü almak için gösterdiği çabanın onda birini taraftarının gönlünü almak için harcamış mıdır? Galatasaray’ın eski başkanlarının Adnan Polat’a destek verdiğini yazan haberler görüyorum ancak ne önemi var? Adnan Polat isterse 10 tane seçimi peş peşe kazansın. Kulübü asıl sahibi ve tek kalıcı gücü olan taraftarın desteğini alamadıktan sonra divan kurulunda alkışlansa ne olur?

Bana göre artık iş işten geçti; ağzıyla kuş tutsa taraftar onu affetmez ancak kendisinin yine de çabasını bu yönde harcaması gerekmez mi? İşadamı olarak çaptan düşmemek için mi taraftarını bu kadar karşısına alabildi onu düşünüyorum haliyle herkes gibi.

Ve son olarak.. Bu konu ile ilgili yazdığım 2. yazı bu. Çok ekstra bir durum olmadıkça da artık ilgilenmem sanırım. Ama kaç gündür de soruyorum kendime. Ultraslan bile protesto hakkını kullanan taraftarlara sahip çıkmak yerine kınama mesajı yayınladıktan sonra; elalemin derdi beni mi gerdi?

Saygılarımla..

Çünkü Biz..

Medical Park Antalyaspor – Fenerbahçe maçının 2. yarısını izleyebildim sadece. Yolda olduğum için ilk yarıda radyoyla yetindim. Eve geldim; maçı izlemek için kahveye gittim. Kahvede kaldığım süre altı üstü 45 dakika. Ve bu sürede senelerdir bu tip ortamlarda değişmeyen şeyi bir kere daha anladım. Fenerbahçe taraftarının tepkileri.

Ülkemizde toplu olarak maç izlenen çoğu yerde benzer tepkilerin verildiğini düşünerek yaptığım genelleme üzerine de üç beş satır karalamak istedim haliyle.

Farkettim ki;

Bu ülkede Emre Belözoğlu sahada her maç kendini yırttığı halde onu hala kabullenememiş Fenerbahçeli var.

Bu ülkede hala yenilgi alınan herhangi bir maçı Selçuk Şahin’in 5. dakikada yaptığı top kaybına bağlayan Fenerbahçeli var.

Bu ülkede hala “Mehmet Topuz bir hata yapsa da bassam kalayı” diye pusuda bekleyen Fenerbahçeli var.

Bu ülkede hala Semih’in bir işe yaramadığını düşünen ve buna rağmen futboldan anladığını iddia eden Fenerbahçeli var.

Bu ülkede hala maç 5-0 olmuşken gol kaçıran futbolcuya ana avrat söven Fenerbahçeli var.

Bu ülkede hala herhangi bir nedenden ötürü Alex’e küfür etmekten utanmayan; sürekli Alex’in koşmadığından dem vuran; işin daha da vahim kısmı yaşlandığı için koşamadığı tezini öne süre Fenerbahçeli var.

Anlayacağınız var oğlu var. Her tipten, her çeşitten insan var. Nasıl toplumda farklı fikirler varsa; taraftar kitlelerinde de var. Yani olması gerektiği gibi. Şimdi diyebilirsiniz ki “Sana ne kardeşim adamın kahvede verdiği tepkiden, ettiği küfürden? Takıma ne zararı var?” He işte o zaman ben de derim ki “Tribündeki taraftar gökten inmiyor. Oradakilerin en az yarısı yukarıda saydığım kitlenin toplamı. Geri kalanı da biraz sen, biraz ben, biraz o.”

Oradakiler bizleriz. Zamanında 0-3’lük yenilgiden maç kazandıran da bizlerdik. Ancak son yıllarda kötü giden bir maçta takımı daha kötü hale getirenler de bizleriz. Tahammülsüzlüğümüz arttıkça tepkilerimiz de arttı. Peki ben nereden vardım bu kanıya?

Çünkü biz; rakip takım 4-5 kişiyle pres yaptığında dahi geri pas yapıldığında bunu korkaklık olarak algılayıp anında yoğun tepki gösteren bir kitleyiz.

Çünkü biz; beceriksizliğini bir yana bırakıp da insanî yönden bakmamız gerekirse Güiza’yı ağlatan bir kitleyiz.

Çünkü biz; 3 farkla öndeyken hatasından gol yediğimiz Bilica’yı ıslıklayan bir kitleyiz.

Çünkü biz; hata yapan futbolcuyu ıslıkladığımızda zaten bozuk olan moralini iyice sıfıra indirip hata yapmayacağı bile varsa bu yüzden rakibe bir asist daha yapabileceğini akıl edemeyiz.

Çünkü biz; takım kötü durumdayken elde ettiğimiz protesto hakkını kullanmak için doğru zaman olan maç sonunu bekleyemeyiz; maçın ortasında kelle isteriz.

Çünkü biz; son yıllarda eskisi gibi maç kazandırmak yerine takım kötüyken daha da batırmayı sever olduk nedense.

“Hep destek tam destek” diye bir slogan çıkarmışızdır ancak yenilen ilk golde unuturuz. Deniz Barış’ı sağ açıkta oynatan Daum’a tepki göstermek yerine sağ açıkta oynayamayan Deniz’e küfür ederiz. Ruhsuz futbolculara; mücadele edilmemesine tepki göstermekte tabi ki haklıyız ama diyorum ya; maçın sonunda doya doya protesto etmek yerine maçın ortasında köstek olmaya başlarız. Alkmaar maçında Alex’i yuhalamışlığımız vardır bizim; var mı ötesi?

İşin en ilginç kısmı da Aziz Yıldırım bize müşteri muamelesi yaptığı için kızarız; ancak stada gider gitmez de müşteri gibi davranırız. Çünkü bastırmışızdır parayı; sanki bilet fiyatını futbolcular belirlemiş gibi onlara kızarız, karşılık bekleriz.

Çünkü biz; Fenerbahçeliyiz.. Bir zamanlar maç kazandırırdık; ancak maalesef son yıllarda ayrı cinsiz..

Saygılarımla..

Oldu; Başka?..

Türk Telekom Arena'nın açılışında yaşananları medyadan takip ettik. Başbakan'ın ıslıklanması; ardından stadı terketmesi vs. vs.. Önce Göksel Gümüşdağ'ın sert tepki içeren konuşması ortaya çıktı. Ardından da Adnan Polat yaşananlardan ötürü özür diledi.

Buraya kadar her şey normal. Özür dilemesi zaten ev sahibi oluşunun gereğindendir. Ama ya diğer söyledikleri? Şunlardan başlayalım isterseniz. "Ancak burada kendisine Galatasaray taraftarı dahi diyemeyeceğim bazı insanların yapmış olduğu tepkiler nedeniyle doğal olarak stattan ayrılma mecburiyeti hissetti ve ayrıldı. Burada tepki yapan kesimi de ben Galatasaraylı olarak addetmiyorum." Nedir bu? Ne demektir bu sözler? O Galatasaray'lı değil bu Galatasaray'lı değil. Zaten stadın en az yarısı bu protestoya katılmış. Kim Galatasaraylı peki? Kendi taraftarınıza provakatör muamelesi yapmanız ne kadar doğru Sayın Polat?

Gelelim işin vahim kısmına. Demecin kalanında ""Maalesef suiistimal edenler var. Böyle muhteşem bir geceyi bozanlar var. Kim olduklarını tespit edeceğiz ve gerekeni yapacağız" şeklinde bir ifade yer alıyor. Kim oldukları tespit edilecekmiş. Nasıl tespit edeceksiniz? Diyorum ya kaç bin kişi var kim bilir. Hangi birini tespit edeceksiniz? Hadi diyelim ki tespit ettiniz. Ne yapacaksınız Sayın Polat? Bu ülkede protesto hakkı diye bir şey var. Her ne kadar buram buram faşizm kokan engellemelerle karşılaşılsa da bu ülkede kağıt üzerinde de olsa bir protesto hakkı var. Ortada küfür yok, fiziksel müdahale yok. Islık çalıp yuhalayan taraftara ne yapabileceksiniz Sayın Polat? Kombinelerini mi iptal edeceksiniz? Stada giriş yasağı mı uygulayacaksınız? Buyrun yapın yapabiliyorsanız. Yapın da size karşı dava açıp çatır çatır kazansınlar. Ayrıca iddia ediyorum ki bu tipte cezalara maruz kalanlar olursa Galatasaray taraftarının tepkisi sert olur. İşi boykota kadar vardırabilirler.

O nedenle benim size haddim olmayarak da olsa naçizâne önerim yarın sabah sakin kafayla tekrar düşünmeniz ve olmayacak kararlar almamanızdır. Taraftarla aranızdaki açıklık uçuruma dönüşürse kaybeden her türlü siz olursunuz.

Saygılarımla..

Aykut Hoca yatarak mı girsin?

Futbolun yalnız adamları genellikle kaleciler olarak tanımlanır. Üç direğin arasına; altı pasın içerisinde kadeleriyle başbaşalardır falan filan. Halbuki kalecilerin sorumluluğu paylaştıkları kişiler vardır illâ ki. Gidip de 30-40 metreden gelen topu içeri almamışlarsa defans oyuncularının da yenen gollerde payı olur. Her yenilginin sorumlusu onlar değillerdir en azından.

Peki ya teknik direktörler öyle mi? "Yalnız adam" tanımına asıl uyanlar onlar değil mi? Yenilgilerin, sezon sonu başarısızlıklarının faturası hep onlara kesilmez mi özellikle de büyük kulüplerde?

Konumuz Aykut Kocaman; merak etmeyin körü körüne savunacak değilim. Yapmak istediğim sadece biraz sağduyu çağrısı. Çünkü eleştirilerin dozu kaçmaya başladı bana göre.

Hoca eleştirilebilir; yerden yere de vurulabilir kabul. Buna bir itirazımız yok. Ancak her kötü sonucu direkt hocaya bağlamak ne kadar doğru? İki farklı maçta aynı hamleleri yaptığı halde maçların sonuçları farklı diye birinde hocayı "kral" yapmak, diğerinde "rezil" etmek ne kadar mantıklı? Bu sorunun detayını "Alex'in Çıkması & Selçuk'un Girmesi.." başlıklı yazımda bulabilirsiniz. http://my.sporx.com/blog.php?action=read&id=3347

Normal lig maçlarında, Avrupa kupalarında, derbilerde teknik hatalar sonuca olumsuz etki edebilir ya da doğru hamleler maç kazandırabilir. Peki ya bariz oyuncu hatalarından yenen gollerle kaybedilen maçlar? Ankaragücü maçında Sestak'ın 50 metrede 4 kişiyi çalımlayarak attığı golde Aykut Kocaman Sestak'a yatarak girmediği için mi suçlu oldu? Ya da Bucaspor maçı. Manucho defansı ipe dizerken hoca ruhanî gücünü(!) kullanarak mı müdahale etmeliydi? Bu ve bunun gibi maçlarda Hoca'yı acımasızca eleştirmek neden?

Ya Yeni Malatyaspor maçı? Yanlış anlamayın rakibin mücadele gücünü, hırsını, yüreğini küçümsüyor değilim. Ancak kulüpleri karşılaştırdığımızda kalite farkı belli, klasman farkı belli. Hangi hatalı taktik bu maçın izahı olabilir? Aykut Kocaman'ı özellikle bu maç için suçlayan arkadaşlara soruyorum. Emre, Semih, Niang, Mehmet, Lugano gibi oyunculardan kurulu bir takıma verilebilecek en kötü taktiği verseniz bile bu maçın kaybedilmesi mantık dahilinde midir? Bu maçta dahi hoca mı suçludur?

Bakın benim Aykut Kocaman ile ilgili tek bir eleştirim var bu maç için. Mesaim nedeniyle maçı izleyemedim. Radyodan takip ettim. Sanırım 2. golden sonra Caner'in yerine Andre Santos oyuna girdi. Ben taraftar olarak Santos dururken Caner'in oynamasına karşıyım. Çünkü savunma yapamadığı düşünülen Santos'un yapamadığı savunmayı Caner de yapamıyor. Ancak Santos'un hücum gücü de Caner'de yok. Hoca'nın Santos ile arasındaki mevzuyu da biliyoruz ve ben haddim olmayarak bu konuda hocayı haklı buluyorum tabi ki. Kızağa çekmesi mantıklı. Ancak böyle bir karar almışken Santos'u golden sonra kurtarıcı olarak oyuna alması da beni şaşırttı. Madem ki Santos'a sarılacaktı; iş zora girmeden ilk 11'e alsaydı. Ya da keşke aldığı kararın arkasında dursaydı. Son okuduğum habere göre de Santos'un özür dilemesiyle bu sorun aşılmış. Umarım da öyledir.

Fazla uzatmadan; diyorum ya bu tip maçlarda ancak böyle eleştirileri anlarım. Çünkü bazı maçları formanın kazanması gerekir. Oyuncu savaşmayınca taktik ne olursa olsun elde patlar. Bu nedenle suç bana göre biraz da oyuncuda aranmalıdır. Ben buradan en azından sene sonuna kadar herkesi sağduyulu olmaya ve Aykut Kocaman'a destek vermeye çağırıyorum. En azından şu an yerine gelebilecek çapta birinin zor bulunacağını düşünerek desteğimizi esirgemeyelim lütfen.

Saygılarımla..