15 Ekim 2012 Pazartesi

Kim İnanır Senle Ayrıldığımıza?

12 Ekim Cuma, 18:30 civarında buluşuyoruz kız arkadaşımla, Edirnekapı'da. Hafta içi akşamları genellikle Vatan'da buluşup birer çay içerken, neden Edirnekapı'dayız biz o akşam, bilmiyorum.

Metrobüs istikamet, istikamet Anadolu toprakları. Biniyoruz metrobüse, geçiyoruz karşıya. Uzunçayır'da iniyoruz, bir otobüs geliyor daha sonra. E-10 numarası, "S.GÖKÇEN HV.LM." yazıyor tepesinde, biniyoruz. Bir soru daha takılıyor aklıma; neden bu otobüsteyiz biz? Neden Sabiha Gökçen'e gidiyoruz?

Ne kadar sürüyor yolculuk, bilmiyorum. Bir süre sonra iniyoruz otobüsten, koca bir alan. Biraz yürümemiz gerek ama asıl ulaşmamız gereken yer için, öyle de yapıyoruz. Tezahuratlarla ilerlerken, karşıda kalabalık, kıpkırmızı bir alan görüyoruz. Gökyüzünü fişekler aydınlatıyor, el ele yürüyoruz kalabalığa doğru, aralarına karışıyoruz.



Arkadaşlarımız var orada ve onca insan, tanımadığımız. Aynı şey için gelmişiz hepimiz, renklerimiz ortak ve o akşam için en çok da acımız. Farkında değiliz ama orada bulunma nedenimizin, en azından ben farkında değilim ne yaptığımın.

Halbuki Edirnekapı'da sevgilimle buluştuğumda da, Sabiha Gökçen otobüsüne bindiğimde de kafam yerinde, biliyorum ne yaptığımı. Daha doğrusu bildiğimi sanıyormuşum, onu da alandaki tezahuratlar esnasında fark ediyorum.

Yüzüm değişiyor bir anda, yanımdakilere dönüp "Ne yapıyoruz ulan biz burada" diye soruyorum. Mal gibiyim o anda, akşam 18:30'dan itibaren attığım her adım boş, her hareketim bilinçsizmiş. O an anlıyorum.

Bir hareketlenme oluyor sonra, bir adam çıkıyor kalabalığın önündeki platforma. Yanında eşi, kızları. Omzunda 2 yaşındaki oğluyla bir adam beliriyor karanlığın içinde, ve kıyamet kopuyor. Meşaleler, fişekler yeri göğü kızıla boyuyor.



Daha dikkatli bakıyorum, platformda bize doğru el sallayan bir adam.

İlk tanışmamızda, Brezilya formasıyla Rüştü'yü avlayıp "alsak ya şu adamı" dedirten adam.

Aldığımızda bizi heyecanlandıran, topu ayağına ilk alışında topla birlikte aklımızı da alan adam.

Rakam verip kafa açmayacağım, istatistiklerin ağzına ağzına vuran adam.

Hareketleriyle, golleriyle taraftarından spikerine, rakibinden yöneticisine herkesi şekilden şekle sokan adam.

Bizi defalarca sokaklara döken, sevinçten delirten, her bakışıyla, her duruşuyla içimize işleyen adam.

Daha bir gün önce evinin önünde sarıldığım, sarılırken "kaptan çok seviyorum ben seni" dediğim adam.

Anlıyorum nihayet, dank ediyor kafama. "O adam"ı uğurluyorum ben orada. Ama Mabed'de değiliz, Çubuklu yok üzerinde Kaptan'ın. Oradaki varlığımız da dahil olup biten her şey inanılmaz derecede saçma.

İniyor sonra "adam" platformdan, uçağa biniyor. Havalanıyor uçak, görmüyoruz biz o esnada. "Gitti" diyorlar sadece. Söylemesi, dinlemesi o kadar kolay ki, peki ya hazmetmesi?



Gidiyor iki gözümüz, canımızın içi, gidiyor "adam."

Aklımızı da alıyor o ilk topla buluştuğunda yaptığı gibi, götürüyor yanında.

Düşlerimizi götürüyor, sevinçlerimizi;

Belki de ellerinde yükselecek bir Avrupa Kupası hayallerimizi.

Çocukluğumuzu götürüyor, ilk gençlik heyecanlarımızı.

Umutlarımızı götürüyor, gözyaşlarımızı.

Çubuklu baki kalır elbet ama, alıp götürüyor bir yanımızı.

Biniyor uçağa, gidiyor "adam."

Dönüyoruz otobüse, aklımızda bambaşka hayaller.

2 sene sonraki jübilesi, vakti geldiğinde giyeceği takım elbisesi.

Ama olmuyor yine de, hazmedemiyorum. İdrak yollarım kapanmış, almıyor aklım olan biteni.

Halen 1 Ekim günündeyim, hem kim inanır senle ayrıldığımıza?

Ben de inanamıyorum işte, başa sarıyorum sürekli.

Ve biliyorum..

Biliyorum ki kolay değil bu kadar, böyle bitmeyecek.

Dilimizde sürekli aynı nakarat, huzurlu ol oralarda güzel adam;

"Sana bunu yapanlar hesap verecek."







Onur İNAL

27 Eylül 2012 Perşembe

Dış Hatlara Hangi Yüzle Geleceksiniz?

"Aman bölünmeyelim."

"Bugün yarın hallolur."

"Açılışta öpüşüp barışırlar."

"Yarın ilk 11'de başlatır, sorun kalmaz."

"Çıkarken hocasının elini sıksa bari."

Derken olan oldu ve Alex De Souza geçici polemiklerin de ötesinde "hedef adam" haline getirildi Fenerbahçe'de. Ama basit, ufak tefek durumlarla değil, tek bir konudan dolayı değil. Öyle bir imaj yaratıldı ki Kaptan için, öyle böyle değil.

Atış serbest artık. Her şeyin suçlusu Alex, kaybedilen puanın, kötü oyunun, ruhsuzluğun.

Oynaması, oynamaması, sonradan girmesi, oyundan çıkması.




Ama artık yeter. Bir durun, sakin olun zira artık eşeğin kulağına sabunlu su kaçırdınız.

Biz de Alex'in bu süreçte hataları olduğunu kabul edeceğiz bir müsade etseniz, lâkin eleştirinin dozunu kaçırdınız.

Sadece eleştirseniz, eyvallah. Ancak medyanın tüm bel altı vuruşlarına karşı sessiz kaldınız. Dahası, bel altı vurma eylemlerine siz de elinizden geldiğince katıldınız.

8 yıl boyunca "koşmuyor" diye eleştiren medyaya küfreden sizler, tam da bugünlerde "koşmuyor" bahanesine sığındınız.

"Bu adamın formu neden düştü, canı neden sıkkın" demediniz, "kötü" deyip geçtiniz. 2 hafta öncesine kadar arkasındaki boşluk nedeniyle top alamadığını siz de gördünüz lâkin işinize gelmedi, atladınız.

Bülent Korkmaz'ı, Hasan'ı, Ergün'ü jübilesiz gönderdi diye Galatasaray'a "vefasız" dememiş gibi, onların zihniyetiyle konuşup "yaşlılık" vurgusu yaptınız.

Ne takımı karıştırmaması kaldı, ne ihaneti, ne ruhsuzluğu. "Golü bilerek atmadı" diyen mi ararsın, bir tek kendisinin pozisyon yaratabildiği maçta "çok kötüydü yea" diyen mi.

"Aldığı parayı hak etmiyor" diyen var. Hadi bununla kalsa neyse de, 8 yıl boyunca aldığı maaşı hesaplayıp Lira'ya çevirerek hesap soran var yahu.




Bir "hocasına saygısızlık yaptı" muhabbetidir gidiyor. Çünkü durduk yere çıktı bu polemik. Aykut Kocaman daha sezon başlamadan, takım çime ayak basmadan "süresini azaltacağız" demedi. "Arada dinlendirmek" ayrıdır, S. Moskova maçından çok önce, form durumuna dahi bakmaksızın peşinen "oynatmayacağım" diyerek Alex'e "bitik" muamelesi yapmadı. Hakaret edercesine "Sen bu maçların adamı değilsin" mesajı vermedi. 2 sene önce geldiğinde de kendi futbolculuk döneminin "7 yılda 2 şampiyonluk"la geçmesine bakmayıp "5 yılda 1 şampiyonluk" şeklindeki ucuz bahanesiyle takımdan kesmeye çalışmamıştı.

Ki zaten Alex geçen sezon Mart'a kadar sıkışık giden fikstürde takımı sırtlayan isim olmamıştı.

Yeri geldiğinde 12 günde 4 maça, yeri geldiğinde 16 günde 5 maça çıkmamıştı.

Lig bittiğinde 29 yaşında olan Alex, 4 ayda 6 yaş birden atmıştı.



Ama beyler, gelin sizinle açık konuşalım. Sizin derdiniz "Fenerbahçe'nin menfaatleri" değil. Öyle olsa Alex'i eleştirirken hiç değilse sorunun başlangıç noktasına da bakardınız. "Hocam sen de ne yapıyorsun" diye bir sorardınız.

Alex'in sorun yaşadığı kişilerin teknik direktör ve başkan olması da değil sizin derdiniz ki makamlardan ziyade makamlarda oturan kişiler.

Çünkü Alex aynı sıkıntıyı Aykut Kocaman'la değil de Daum'la, Aragones'le yaşasaydı bırakın Alex'te hata bulmayı, "az bile yapmış" derdiniz. Yıllardır antrenör beğenmeyen sizler; bir anda "hocanın kararıdır, karışılmaz" noktasına geldiniz.

Çünkü Alex'i "twit atıyor" diye eleştirdiniz ama; Fenerbahçe'yi 1 sene linç eden Beyaz Tv'ye, resmî kalemşörü Alaattin Metin'e Alex'i yem ettiğinde Aziz Yıldırım hakkında tek kelime dahi edemediniz.

Ogün Altıparmak Alex'e resmen "hain" dedi, biriniz de "hop ne oluyor" diyemediniz.

Çünkü Ogün Altıparmak 3 Temmuz sürecinin bayrak adamlarındandı. İçim çok rahat, elimizden gelen desteği biz de verdik. Ancak sırası geldiğinde görevini yapmayan yönetimi de eleştirmeyi bildik.  Sizin tarafta ise işler öyle olmadı, ne yazık ki hepinizin aklı 3 Temmuz'da kaldı.

"Süreç devam ediyor, başkanı destekleyelim" derken Alex'i ezdirdiniz, ezdiniz.

Aykut Kocaman'dan daha fazla alternatifi olduğu ve "şike" çamuru kendisine kadar sıçratıldığı halde gitmeyen Alex'in duruşunu unutup, tek dik duran Aykut Kocaman'mış gibi gösterdiniz.



Şimdi tutalım Alex'i, boşaltalım banka hesabını, olmadı haczedelim.

Alalım tüm paramızı geri, ama o da geri alsın yazdığı tüm mektupları.

Unutalım yaşadığımız tüm sevinçleri, mutluluktan ağlayışlarımızı, çıktığımız konvoyları.

Feshedelim sözleşmesini, gönderelim apar topar memleketine geri.

Yalnız beyler, farkında mısınız bilmiyorum ama uyandırayım.

Çok ayıp ettiniz.

Alex'in efsaneliği bitmez, tabeladan ziyade ruhumuza işledi artık.

Yine taparız, severiz, hak ettiği gibi de göndeririz.

Ama sizler?

Peki ya "bölünmüş görünmeyelim, aman başkana, hocaya laf gelmesin" muhabbetine medyayla bir olup Alex'i linç eden sizler;

Dış hatlara hangi yüzle geleceksiniz?


Onur İNAL

https://twitter.com/pikuee

31 Ağustos 2012 Cuma

Ayaklar Altında Değil, Omuzlar Üzerinde

"Parasını alamadığı için sorun çıkardı."

"Hocasına maçtan önce "hazır değilim" dediği halde basının karşısında "hazırdım, şans verilseydi oynardım" dedi."

"Oynamayacağını nedenleriyle birlikte bildiği halde bilmiyormuş gibi davrandı."

"Zico'yu başkan'a şikayet etti."

"Disiplinsiz."

"Takımın hücumda ağır kalmasına neden oluyor, mücadele gücünü düşürüyor."

"Takım içinde sorun yaratıyor, takım arkadaşları da bundan rahatsız."

"Kendisini Fenerbahçe'nin üzerinde görüyor."

Yazılı ve görsel basını takip etmeyen herhangi birine yukarıdaki satırların Alex De Souza hakkında yazıldığını-söylendiğini anlatsak ağzıyla gülmez. Öncelikle onu bir belirtelim. Başka bir yeriyle de gülmez, zîra gülünecek değil, yakası açılmadık küfürler ettirecek türden ithamlarda bulunuldu son 1 hafta içerisinde Kaptan'a.

Fenerbahçe'nin futbolcudan öte bir değeri yerden yere vuruldu, orantısız güce maruz kaldı, linç edildi.



Ve tüm bunların üzerine Fenerbahçe Spor Kulübü resmî internet sitesinden "Son günlerde takım Kaptanımız Alex De Souza hakkında medyada çıkan hiçbir haber gerçeği yansıtmamaktadır. Oyuncumuza bu derece çirkin ve ağır ithamlarda bulunan medya organlarını şiddetle kınıyor, haklarında hukuksal yollara başvuracağımızı kamuoyuyla paylaşıyoruz." şeklinde bir açıklama gelmesini bekledik haliyle.

Öyle ya, Aziz Yıldırım hakkında çıkan en ufak olumsuz haberlerin kınandığı, uyduruk transfer haberlerinin yalanlandığı, düğün dernek duyurularının dahi yapıldığı resmî sitede, en azından Kaptan'ı koruyacak bir metin yayınlanırdı herhalde.

Yayınlanmadı.

Bildiğiniz yayınlanmadı. Kaptan en ufak şekilde korunmadı. Bayağı bayağı linç edilmesi izlendi. İzlenmekle kalınsa yine iyi, bizzat Aziz Yıldırım tarafından Beyaz Tv'de Sinan Engin, Akşam Gazetesi'nde Alaattin Metin eliyle linç ettirildi.



Ki Mabed'in "Semih Şentürk" sesleriyle inlediği günlerde hoca'sını korumak aklına dahi gelmeyen, ve bu günlerde yaşadığından dahi şüphe duyduğumuz Aziz Yıldırım'ın Gaziantepspor maçı esnasındaki anons komedisi ve maç sonrası yayıncı kuruluşa verdiği rezil demecin ayrıntılarına girmiyorum bile.

Peki neden?

Fenerbahçe'yi 8 yıldır sırtında taşıyan Alex, ne oldu da böyle ayaklar altına atılmak istendi? Alex, bu iğrenç yaftaları, bu aşağılıkça muameleyi hak edecek ne yaptı?

Mevzuyu hepiniz biliyorsunuz, bir tweet attı. Aykut Kocaman'ı kıskançlıkla suçladı.

Mesele kıskançlıktır, ottur, çöptür, neyse ne.

Ancak Alex; Fenerbahçe'ye teknik direktör olduğu ilk dönemden itibaren verdiği katkıyı dikkate almaksızın "son 5 yılda 1 şampiyonluk" şeklindeki içi boş slogana sığınarak kendisini kesmek isteyen, yokluğunda bir halt edemeyeceğini anladıkça kendisini kullanan ancak arada nadiren de olsa bulduğu fırsatları es geçmeyen, ve bu sezon arkasındaki derme çatma orta sahayı güçlendireceği yerde faturayı kendisine keserek "yaşlanmış, bitmiş" muamelesi yapan Aykut Kocaman'a karşı sadece bir tweet attı.

Adamın yakasına yapışıp "yeter ulan üstüme oynadığın, benimle ne derdin varsa açıkça konuş" demedi, soyunma odasına kilitleyip dövmeye kalkmadı.

Bir tweet attı, ve 2 senedir ayağı kaydırılmak istenmesi görmezden gelinerek, son 1 haftada olup bitenler nedeniyle tüm ihale 10'a bırakıldı.

Sezon sonu sözleşmesi bittiğinde yenilenmesi düşünülmeyen, ancak Alex'in başka forma ile de olsa futbola en az 1 sene daha devam edeceğini bilen Aziz Yıldırım, tepkileri azaltmak adına Alex'in taraftarlara "sinsi" gösterilmesine seyirci kaldı, hatta yer yer bizzat destek oldu.

Daha açık konuşalım, Alex'i futbolu bırakmadan göndermeye Aziz Yıldırım'ın maçası sıkmadı. Taraftara kötü gösterdi, üstüne bir de olan olduktan sonra yaptığı göstermelik görüşmeyle "sorun çözen başkan" imajını tazeledi.



Tüm bunların ötesinde "Alex De Souza" dendiği vakit algılarım kapanır benim. Doğrudur, yanlıştır beni bağlar; "Alex'le 1 sene daha sözleşme yenilensin, gerekiyorsa Aziz Yıldırım yanına Aykut Kocaman'ı da alıp gitsin" zihniyetindeyim.

Ancak şu an, Alex dese ki "bıktım ayak oyunlarınızdan, memlekete dönüyorum", gram üzülmem. Bilâkis sevinirim;

Aykut Kocaman artık boyunu aşan hırsına, çocukça inatlarına kurban edemeyeceği için.

Aziz Yıldırım medyadaki tetikçileriyle, aşağılıkça gösterilerle imajını zedeleyemeyeceği için.

Ve tüm bu iğrençliği görmezden gelip Alex'i günah keçisi ilân eden, küfretmekten, "fitne-fesat" tarzı yakıştırmalar yapmaktan, "takımı karıştırıyor" demekten zerre utanmayan "taraftar" kesimi Alex'i daha fazla hak etmediği için.

Ne derler bizim buralarda, "deveye diken.."


https://twitter.com/pikuee


6 Mayıs 2012 Pazar

Kurgu'yu Çubuklu'lar Bozacak

2006/Denizli..
Ergendim o zamanlar, 17'nin içindeydim.
Şile'deydim, yatılı okuldaydım.
Maçtan sonra, elimde çubuklu'mla çarşıda bir tur atıp koğuşuma döndüğüm vakit,
Gördüğüm manzara sarı-kırmızıydı.
Pansiyonda ne kadar Galatasaraylı varsa karşımdaydı,
Doluşmuşlardı bizim koğuşa, şampiyonluklarını kutluyorlardı.
Çünkü koca pansiyonda, sabah akşam Fenerbahçe muhabbeti yapan 2 kişi vardı.
Biri bendim, diğeri de zaten raporlu bir çocukcağızdı.
Aramızdaki tek fark, benim kopan kayışın tescillenmiş olmamasıydı.
Kabak benim başıma patlamıştı anlayacağınız.
Sevindiler, bağırdılar, tezahuratlarla inlettiler odayı.
Elimden hiçbir şey gelmedi, sessizce izledim.
Sonra gittiler, 1 ay sonra da okul bitti.
Bir şekilde atlattık, hayat devam etti.

2010/Trabzon..
Çalışıyordum, işimde gücümdeydim.
Bir yandan açıköğretimin son senesindeydim.
Destek amaçlı kursa gidiyordum, işe de yarıyordu hani.
16 Mayıs 2010, pazar..
Final sınavlarına bir hafta kala,
Ders; maliye politikası.
Biletler arkadaşın cebinde, ilk ders bitmiş.
Ara verildiğinde çıktık sınıftan,
Çıkış o çıkış, doğruca Kadıköy'e.
1 puanla kaldım o dersten,
1 sene daha uzadı okul.
Ama umrumuzda mı, şampiyonluğa gidiyorduk.
Sonrası malum, anons skandalı.
Tribünde arkadaşıma nasıl sarıldığımı hatırlarım,
Bir de mevzunun asıl rengini farkettiğimde başımdan aşağı dökülen kaynar suları.
Onu da atlattık ama evelallah, küsmek haddimize miydi zaten.
Daha sıkı sarıldık sevdamıza, geçti gitti.
Tüm söylenenlere kulak tıkadık, hayat devam etti.

Bu günlere gelirsek, Allah'ın belâsı 3 Temmuz sürecine.
Lig başladığında yeşil sahalar umrumda değildi,
Mücadelenin saha dışında olduğuna inananlardandım.
Saha içini hiç kafama takmadım.

Ancak gördüm ki;
Biz sürekli bir yerlerde sevdamızı haykırırken,
Özgürlük için, aklanmak için savaşırken,
Başka yerlerde, başka hesaplar dönüyor.
Bizleri, UEFA'yı dize getirdiğimize inandıranlar,
Uykularımızı kaçıran 24 Ağustos gecesinin davasından vazgeçiyor.
Bizler her yerde "Fenerbahçe tertemizdir" derken,
Birileri "sahaya yansımayan saha dışını bağlamaz" diyerek bizi bir şeylere hazırlıyor.

Gördüm ki;
Senelerdir başarıya aç olan ezelî rakibimiz,
Gizliden gizliye kuyumuzu kazarken, açıktan açığa bir şeyler çeviriyor.
Özkâhya'lar, Özkalfalar havada uçuşuyor,
Burak Yılmaz'lar gidiyor, Yiğit İncedemir'ler geliyor.
Emenike ülkeyi terkedecek hale getirilirken,
Necati Ateş'ler, Amrabat'lar görmezden geliniyor.
Ve medya kamuoyunda "tüm kötülüklerin anası Fenerbahçe" algısı yarattığı için,
Türk sporuna tüm kötülükleri ithâl edenler "melek" muamelesi görüyor.
Türk sporunun şımarık çocuğu Galatasaray,
Her ne yapıyorsa gizlemeden, açıktan açığa yapıyor.

Ve anladım ki;
Biz taraftarlar olarak ne kadar dik dursak da, bir sınırı var.
Çünkü kasklı, plâstik mermili, biber gazlı imamın ordusu sağolsun,
İsyanın dozunu biraz arttırdığımızda dağılma süremiz ortalama 15 dakika kadar.
Ve mührü ellerinde tutanlar,
Fenerbahçe adına söz söyleme hakkına sahip olanlar elimizi kolumuzu bağladılar.



Anladım ki;
Saha dışında, masa başında bozulmayacak bu kurgu.
Yine bir takım hesaplar yapılacak,
Siyasî baskılar gelecek,
Pazarlıklar dönecek.
Ve tüm isyanlarımıza rağmen yönetim bırakın hesap sormayı,
Süreçten olabildiğince az zararla çıkmaya bakacak.
Belki de aramızda "yırttık" diye sevinenler olacak.

İşte tam olarak bu yüzden,
Saha dışında kravatlı'larımız hiçbir varlık gösterememişken,
Artık tüm umutlarımız çubuklu'larda.

Çünkü biliyorum,
2006 ve 2010 travmalarını zor da olsa atlatan ben,
Galatasaray'ın böylesine bir "kurgu"yla,
Pisliğin, kepazeliğin bu kadarıyla,
Göstere göstere, gram utanma hissiyatı barındırmadan,
En fecî kısmı da,
Bize nispet yaparcasına şampiyon olma ihtimalini dahi aklıma getiremezken,
Gerçekleşmesi durumunda kaldıramayacağım.
Çubuklu baki kalacak, yine deli gibi seveceğim,
Ama bu travmayı kolay kolay atlatamayacağım,
Hayat eskisi gibi devam etmeyecek.




Bu yüzden;
Futbolcularımızı çubuklu'yu terk etmeye itenlere inat,
Çubuklu'yu terk edip gidenlere inat,
Kupa isteyenlere, açıktan açığa yukarı itildiği halde halen üzerimize basmaya çalışanlara inat,
Trabzon'da futbolcularımızı uyutmayanlara inat,
Zalad'ları, Doğan'ları, kayıp makbuzları unutup bize çamur atanlara inat,
İçimizdeki Pensilvanyalı'lara inat,
Hesabın büyüğü sahada kesilecek.

Önce Avni Aker'de, sonra Mabed'de kazanacağız,
Madem ki saha dışında haklarımızı koruması gerekenler yetersiz,
10 ayın intikamını "bir kupadan çok daha fazlası"nı ifade eden bir şampiyonlukla alacağız.



13 Mayıs gecesi kupa Alex'in ellerinde yükselirken,
"Koyduk mu" sloganı ete kemiğe bürünecek.
Kurulan ittifaklar bozulacak,
Yakacağız tüm dünyayı.
Sevinç gözyaşlarımız,
En sevdiklerimizin gözyaşlarına karışacak.

Saha dışındaki işimiz bitmese de, "seçilmiş"lerden beklentim yok artık benim.
Düşmanlara en büyük darbe, Mabed'de vurulacak.

Kravatlı'lar bizi hayal kırıklığına uğratsa da, kurgu'yu çubuklu'lar bozacak.




Onur İNAL
#sanasozyinebaharlargelecek

https://twitter.com/#!/pikuee

23 Mart 2012 Cuma

Biz İkna Olduktan Sonra..

Bugüne kadar insan gibi anlatmaya çalıştık hep bir şeyleri, ve "adalet" istedik. İddia yığınındaki çarpıklıkları kanıtladık, "temiz" olduğumuzu söyledik. Bir takım ilişkilerden bahsettik, "kumpas" dedik. Ve bunları yaparken hep belli bir çizgide gittik; en önemlisi de sesimizi yükseltmek için savunmayı bekledik.


1 ay önce Çağlayan'da yaptı savunmasını Aziz Yıldırım. İsimler verdi, şahitler gösterdi, belgeler ve sözleşmelerle konuştu ve iddia makamının soruşturma esnasında girdiği hukuksuz işleri anlattı. Anlattı anlatmasına ama, hukuksuzluğu bahane etmedi, her şeyi bir bir açıkladı.


Ancak farkettik ki yetmedi. 


Çünkü linç tam gaz devam ediyor, cahillik almış başını gidiyor. Savunmayı okumaya dahi tenezzül etmeyenler halen"Fenerbahçe kümeye" nidalarıyla salya saçıyor. 


Ve anladık ki artık kullandığımız üsluba da bir "ince ayar" çekmenin vakti geldi.


Bak arkadaşım, seni tanımam, kimsin nesin bilmem. Ama bilirim ki farklı formatlardasın. Kimi zaman "liseli medya"nın emir kulu olmuş bir "gazeteci", kimi zaman yandaş medyanın köpeği, kimi zaman da tuttuğun takım önemli olmaksızın "anti fenerbahçe" zihniyetiyle yaşayan bir zavallısın.


"Bilmemek ayıp değil" derler hani, doğrudur. Ancak 1 ay geçti savunmanın ortaya çıkışının üzerinden. Ve halen okumadıysan, okumadığın halde de "Fenerbahçe kümeye" demekten utanmıyorsan, tam da ıslak odunla dövülesi kıvamdasın.


Bir "inşaat" muhabbetine takmışsın. 


Ama sana "Hasan Pınar" desem, "Bugsaşspor'un sol beki mi" diye sorarsın. Para çıkışlarından bahsedersin, "Stil Yapı'ya gitti, sözleşmeleri de var" desem mavi ekranda kalırsın.


"3 Tarla"dan dem vurursun, ancak o hafta için suçlandığımız üç maçtan neden sadece bir tanesinin iddianamede yer aldığına cevap bulamazsın.


Hayatında hiç Karabük'te bulunmamış Seyit İbrahim Kalender'in Karabükspor'la aramızdaki şike bağlantısı kurduğunu sanarsın.


Daha Fenerbahçe idari menajeri yerine İsveç'te yaşayan menajer Hasan Çetinkaya'yı dinlediğini bile bilmeyen kurumun attığı iftiralara inanırsın.


Tüm bunlara rağmen, suç sende değil aslında. Sana kendini bu kadar değerli hissettirende. Şimdi, ağzındaki köpük tabakasını sil, ve düşün bir zahmet "ben kimim" diye.


Bak açık açık anlatayım. 8 aydır saldırdığın Aziz Yıldırım var ya, sadece yargıda aklanmak ve biz Fenerbahçe taraftarlarını iknâ etmek zorunda. Sana karşı bir yükümlülüğü de yok, hesap verme mecburiyeti de.


Madem ki "düşsün" istiyorsun Fenerbahçe, gazeteciysen köşende yaz, ekrandaysan yırt kendini, taraftarsan yüklen federasyona, yargıya, kendi kulüp yönetimine.


Tüm gazeteler-televizyonlar, tüm kulüpler, ülkedeki tüm kurumlar. Hepiniz birleşin, alayınız gelin. Madem ki güçlüsünüz, madem ki büyüksünüz, varsa o kadar etkiniz bu savunmadan sonra ceza alsın Fenerbahçe.


Yine de uyaralım, büyüklük bizde kalsın. Psikolojine yazık, harcadığın efora yazık. Gel, sen daha fazla rezil etme kendini. 


Çünkü "biz" temiz olduğumuzu bildikten sonra, istersen milyonluk mail kampanyaları düzenle.


"Biz" Aziz Yıldırım'a inandıktan sonra, Twitter'da yırtın, forumlarda ağla, salya saç yine klavyene.


"Biz" ikna olduktan sonra, sen istersen çıplak koş evinden Taksim'e.


Ama bil ki yine sen üzülürsün, zararın en çok kendine.


Çünkü unutma ki, senden de, senin küçük beynine rağmen sahip olduğun geniş hayal dünyasından da, bu kumpası düzenleyen ve ortak olan tüm kurumlardan da büyüktür Fenerbahçe.






Onur İNAL
#sanasozyinebaharlargelecek


https://twitter.com/pikuee

19 Mart 2012 Pazartesi

Mehmet Arslan Hakkında.

Sayın Hürriyet Yöneticileri;

3 Temmuz'dan bu yana zorlu bir süreç yaşayan Fenerbahçe'nin taraftarları olarak; Hürriyet Gazetesi'nin spor sayfalarından oldukça rahatsızız. Bu güne kadar hep bu konuda bir şeyler yapılmasını bekledik, ancak herhangi bir değişiklik olmadığını görüyoruz. Fenerbahçe medya lincine uğrarken, üzülerek görüyoruz ki bu linç kampanyasına Hürriyet'in spor sayfaları öncülük ediyor. Fenerbahçe aleyhindeki her türlü asılsız haber abartılarak verilirken, rakiplerimizin haberleri açıkça hasır altı ediliyor. 

Fenerbahçe "şike" iddiaları nedeniyle katledilirken; "Kayıp 1 milyon" davası ile ilgili Özel Yetkili Mahkeme'nin verdiği "takipsizlik" kararı "Galatasaray Teşvikten aklandı" başlığıyla veriliyor. Fenerbahçe -o zamanki ismiyle- Acıbadem'in Şampiyonlar Ligi'nde finale yükselişi "Fenerbahçe Finalde" başlığıyla sunulurken; Galatasaray'ın Kupa 2 finali "Helal Olsun Galatasaray" şeklinde sunuluyor.

Rakı şişelerinin, tribünde bıçaklanan insanların, atılan şişelerle komaya giren çocukların hesabı sorulmazken Hürriyet'in spor sayfalarında Fenerbahçe'nin sahasının kaç maç kapanacağı üzerine tahminler yazılıyor.

Hasır altı konusuna dönersek ve maddeler halinde sıralarsak;

  1. TT Arena’da Volkan Demirel’e atılan rakı şişesi.
  2. TT Arena’da taraftarın bıçaklanması.
  3. Felipe Melo’nun kafası, çıkmayan kırmızı kartları.
  4. Tendona basan Elmander’in Fenerbahçe maçı öncesi cezasının indirilmesi.
  5. Mehmet Ali Aydınlar’ın İbrahim Akın’a; “Bana Aziz Yıldırım’ı ver, sana lisansını veriyim” teklifi.
  6. Galatasaray’ın usülsüz transfer girişimleri.
  7. Çift iddianame.
  8. Trabzonspor ile AKP hakkında tapelerde yazanlar.
  9. Mecnun Odyakmaz’ın Trabzonspor’dan gelen teşvik teklifini mahkemede ayan beyan söylemesi.
  10. Hüsnü Güreli’nin kameralara yakalanan “kurtarışı”
  11. Bülent Ataman’ın çırpınışları.
  12. Tapelerde geçen; Melih Gökçek’in Aziz Yıldırım’ı dinlettiği iddiası.
  13. Erdoğan Bayraktar ve Faruk Özak’ın “ince” ayarları.
  14. Lütfi Arıboğan’ın 2. ve 3. lig takımlarına ahlaksız teklifi.
  15. Trabzonspor’un Bucaspor’dan yaptığı Sercan Kaya transferi.
  16. Tapelerde geçen; Sadri Şener’in Ankaragücü’ne Gabric’i bedelsiz verme teşvik teklifi.
  17. Tapelerde geçen; Trabzonspor’un Avni Aker restorasyonu için, 1 trilyonluk işi 6 trilyon göstererek, devleti dolandırdığı iddiası.
  18. Adnan Polat ve Kayıp 1 Milyon.
  19. Soruşturmada Özel Yetkili Mahkeme tarafından görevsizlik kararı verilmesini, Hürriyet Spor’un “Galatasaray teşvikten aklandı” şeklinde manşete taşıması.
  20. Aziz Yıldırım’ın maç maç savunması.

gibi oldukça önemli haberlerin es geçildiğini, Fenerbahçe hakkındaki her şey büyütülürken bu haberlerin değerini bulmadığını görüyoruz.

Tüm bunlar, Mehmet Arslan'ın Hürriyet Spor Servisi'ne geçişiyle birlikte meydana geldi.

Hürriyet Gazetesi, daha ne kadar Galatasaray'ın ve yan kuruluşlarının kalesi olmaya devam edecek, Mehmet Arslan önderliğindeki Fenerbahçe aleyhtarlığı daha ne kadar sürecek?

Bizler Fenerbahçe taraftarları olarak tüm bu dikkatimizi çeken saptırmalar, abartılar ve hasır altı edilen haberler için artık ya tek tek izah istiyoruz; ya da istifa çağrılarımıza cevap vermeyen Mehmet Arslan ile ilgili problemi sizlerin çözmesini bekliyoruz. Çözülmediği takdirde, sosyal medyada ara ara yaptığımız boykot çağrıları süreklilik kazanacak ve tek bir Fenerbahçe taraftarı Hürriyet'e tek bir kuruş kazandırmayana kadar devam edecektir.

Saygılarımla.

Onur iNAL

fcekirge@hurriyet.com.tr
fbildirici@hurriyet.com.tr
vdogan@hurriyet.com.tr
okur@hurriyet.com.tr

2 Mart 2012 Cuma

Para Nerde?

+ Araba nerde?

- Müşteride.

+ Para nerde?

- Yarın getirecekler.



Eminim çoğunuz hatırlamışsınızdır bu replikleri. Ortada müşteriye verilen bir çalıntı araba, ancak akıbeti belli olmayan bir para vardı. Ancak bu sefer konu araba değil. Zaten filmdeki araba da “Doğan” değil, geçelim.

“ Para nerde” sorusuna cevap arıyoruz bu sefer. Suçlamıyoruz, kelle istemiyoruz, anlayıp dinlemeden “kupamızı verin” demiyoruz ve kimseyi cezaevlerine layık görmüyoruz.

Sadece soruyoruz, çünkü açıklığa kavuşması gereken durumlar var.  Ortada bir şampiyonluk, onca emek, bir tarafta üzüntü, diğer tarafta sevinçle dökülmüş gözyaşları var. Aynı tarihlerde kasadan çıkan ve nereye gittiği belirsiz, makbuzu bulunamayan 1 milyon dolar var.

Ve verilmesi gereken bir hesaba, adlî makamlar tarafından yürütülen bir soruşturmaya rağmen hesap sormayan bir federasyon. “Suçlamıyoruz” dedik, ancak hesap soruyoruz. “Kupamızı verin” demedik ancak en azından göstermelik de olsa bir soruşturma bekliyoruz. Ve açık veren hesaplara, kayıp makbuzlara, ayyuka çıkan teşvik iddialarına karşın kılını bile kıpırdatmayan federasyon yöneticileri görüyoruz.



Adaletin Bekçileri’ne gelecek olursak;

Sürecin ilk haftasından itibaren “karar” diye tutturdunuz, “adalet” bahanesiyle sürekli Fenerbahçe’ye saldırıp durdunuz, sürekli “lekesiz” geçmişinizden dem vurdunuz. O saldırdığınız Fenerbahçe’nin cezaevinde 8 aydır linç edilen başkanı, çatır çatır hesap veriyor. Bu da, verilemeyecek hesabımızın olmadığını gösteriyor. “1 milyon dolar Song’a gitti” diyorsunuz güzel de; Song’un menajeriyle yapılan yazışmada ödenmesi gereken tutarın 113.262 euro olduğu yazıyor. Millet yarın öbür gün lazım olur diye su faturalarını dahi saklarken siz 1 milyon dolarlık makbuzu kaybettiğinizi söyleyedurun; Aziz Yıldırım mahkemede resmî belgelerle konuşuyor. Kulüpten çıkan paraları gazete kupürleriyle değil, sözleşmelerle açıklıyor.

8 aydır çekmediğimiz kalmadı, ama hiç başımızı eğmedik, halen dimdik ayaktayız. Çağlayan’daki savunmalar da gösterdi ki haklıyız, kazanacağız. Üzerimize atılmak istenen çamura rağmen somut ifadeler, net savunmalarla aklanacağız. Rüzgârın şiddeti arttı, ama yönü de değişti. Aklandıktan sonra da bu sürece dahil olan herkesten tek tek hesap soracağız. Yeter ki federasyon artık seyirci kalmasın, 2006 da adam gibi araştırılsın.

Dikkat edin adaletin bekçileri;

Böyle giderse 17’ye düşürülmek istenen şampiyonluk sayımızı 19’a çıkaracağız.


Onur İNAL
#sanasozyinebaharlargelecek