27 Eylül 2011 Salı

Bilica'nın Sorunu El'inde Değil

Sevgili Fabio;

Bakma “sevgili” dediğime, adetten diye söyledim. Seni sevdiğim falan yok, sevmeyeceğim de. 3 Temmuz’dan bu yana içinde bulunduğumuz esaretin günlerini nasıl sayıyorsam; senin Fenerbahçe formasını giydiğin günleri de aynı şekilde sayar haldeyim neredeyse.

Peki neydi beni ve birçok taraftarı senden nefret ettiren?

Çok yavaşsın öncelikle; Usain Bolt ol demedik tabi de yavaşsın işte. Ama sorun bu değil. Sen Fenerbahçe’de oynayan ilk yavaş stoper değilsin; son da olmayacaksın haliyle.

Saçma bir özgüvenin var. Hani o rövaşataların falan; rakibe bu nedenle kaptırdığın ve kalemizde tehlike yaratan, zaman zaman gole sebep olan topların var. Ama sorun bu da değil; tek hata yapan sen değilsin. Selçuk Şahin meselâ; kızsak da sana söylediklerimizi söyledik mi hiç ona?

Beşiktaş maçında penaltı noktasını kazmanı da pek hoş karşılamamıştım. Beşiktaş’a haksızlık oldu falan diye de değil; bizi elalemin ağzına sakız ettin diye. Sadece kızmıştım ama; o da nefret düzeyindeki hissiyatlara sebebiyet vermedi benim açımdan. Yani; bu da değil asıl sorun.

Kayserispor maçındaki gereksiz hareketinden dem vursak; maçtan sonra tekrarını izlediğinde senin bile muhtemelen “yuh, öyle kafa topuna mı çıkılır, o eller ne?” dediğin pozisyon hani. 3 maçtır eline koz vermediklerimizin konuşmasını sağlaman da kızmamız için geçerli bir nedendi ancak sorun bu da değil.

Bizler hep birilerine kızdık, hala kızıyoruz; ileride de kızacağız. Hata olur, agresiflik olur, belki arada bir de olsa sorumsuzluk olur; ama bir şekilde saha içinde kalır. Sahada ne olursa olsun; “çubuklu”nun hatırına zamanla unutulur.

Ama Şubat 2011’de saha dışında karıştığın olay. Beşiktaş-Barbaros’ta ışıklarda çarptığın motorsikletli kurye; kazadır olur, herkesin başına gelir. Peki kaçmak neyin nesidir? Futbolculuğunu geçtim; paranı pulunu geçtim, yaptığın “insan” sıfatına ihanet değil midir? Allah korusun ya ağır olsaydı durumu; hastaneye zamanında yetiştirilemediği için kalıcı zararlara yol açsaydı bu mevzu? O adamın ailesine kim, nasıl anlatabilirdi bu durumu? Hadi diyelim ki işin hukuksal boyutu bir şekilde kapandı; peki sen aklayabildin mi vicdanını?

Bizler; Güiza’yı dahi sevgi gösterileriyle uğurladık. Bizler; “çubuklu” aşkına Tümer Metin’i bağrımıza bastık. Revivo denince aklımıza frikikleri gelir; Balic denince halen yüzümüz güler bizim. Ne olduysa sahada oldu, futbol adına oldu çünkü; “insanlık” olgusuna zarar getirmedi; yüzümüzü kızartmadı hiçbiri.

Velhasıl kelâm Fabio; sorunun el’inde değil senin. Performans meselesi değil, ağır olacak belki ama “karakter” meselesi kızgınlığımızın asıl sebebidir. Ve bu sadece senin hatan da değil; özeleştiri yapmak gerekirse önce seni göndermeyen yönetimin, sonra seni sahaya süren hoca’nın, son olarak da seni halen tribüne çağıran taraftarın, yani bizlerindir.

Son olarak; Alex De Souza gibi bir adamla nasıl aynı ülkenin vatandaşı olduğuna inanamadığım senin; geç de olsa hak ettiğin tepkileri görmen ve “çubuklu”yu taşımayı en kısa sürede bırakman dileğiyle..

Onur İNAL

#sanasozyinebaharlargelecek

26 Eylül 2011 Pazartesi

Siz Kim Oluyorsunuz?


Neler söylediler, neler yazdılar, ne yorumlar yaptılar. Tek tek hatırlatmaya gerek yok, süreci takip edenler bilir. Kızdık, tepki gösterdik, eylemler yaptık, karşı görüşler öne sürdük, bir şekilde kendimizi savunduk. Ve bir yere kadar her şeye “eyvallah” dedik.



Ancak bazı söylentiler var ki yenilir yutulur cinsten değil. Her türlü iftiraya bedel, türlü türlü pislikten beter. Fenerbahçe taraftarını derinden yaralayacak ve öfkesini kat kat arttıracak bu söylentiler yüksek sesle dillendiriliyor son günlerde. Çünkü ilk günlerden “The End” manşetleri atarak doğmamış çocuğa don biçenler; Suat Kılıç’ın kirveliğinde çocuğun sünnet düğününü de yaparak olayın mutlu sonunu da bağladılar kendilerine göre. Ve dediler ki;



“Fenerbahçe affedilecek.”



3 Temmuz’dan bugüne kadar;

* “Fenerbahçe şike yaptı” dediler.

* “Fenerbahçe teşvik primi gönderdi” dediler.

* Fenerbahçe Spor Kulübü Başkanı’nı cezaevine gönderdiler.

* “Emenike’nin para sayarken çekilmiş görüntüleri var” dediler.

* “Fenerbahçe, Sivasspor son maça rahat çıksın diye Sivas’ın rakiplerini de satın aldı” dediler.



Uzatmaya gerek yok, çoğunu siz de biliyorsunuz; dediler oğlu dediler. Hepsinin savunması yapılır, hepsine bir cevap verilir ki veriliyor da. Ama “Fenerbahçe affedilecek” muhabbeti neyin nesidir? Hangi aklıevvelin başının altından çıkmıştır? Aslı, astarı var mıdır?



Bizler hiçbir zaman körü körüne “masumuz” demedik. “Küme düşmeyelim” demedik. “Cezamız (-) puan cezası olsun, ligde kalalım” demedik. Kimseden “Af” talebinde bulunmadık, sadaka istemedik, başımızı öne eğmedik. Fenerbahçe taraftarının tavrını halen anlamayanlar olsa da hep “adalet” istedik. “Suçluysak düşürün, işler bu kadar rayından çıkmasın” dedik.



Ve şimdi birileri çıkmış diyor ki “Fenerbahçe affedilecek.” Kim affedecek, neye dayanarak affedecek, hangi sıfatla affedecek? Spor Bakanı’ysa hangi yasayla; federasyonsa hangi talimatnameyle?



Fenerbahçe’nin elinden kupası alınacak; puanı eksiltilecek, onuru zedelenecek. Aynı Fenerbahçe sırf birilerinin maddi kaygıları yüzünden küme düşürülmeyecek. Ardından böbürlene böbürlene “Fenerbahçe’yi affettik” denilecek. Ancak Fenerbahçe aklanmayacak, üzerinde aynı lekeyle Süper Lig’de devam edecek.



Peki şimdi bunu düşünen zekâ küplerine soruyorum; benim bildiğim büyükler küçükleri affeder; peki siz kim oluyorsunuz da Fenerbahçe’yi affediyorsunuz? Hangi kurum, hangi ünvan 104 yıllık Fenerbahçe Spor Kulübü’nün üstündedir? Fenerbahçe taraftarını ne zaman acz içinde gördünüz de bunu kabul edeceğimizi sandınız? En çok merak ettiğim konu da o kafaya nasıl ulaştınız.



Ben bir Fenerbahçe taraftarı olarak “Fenerbahçe küme düşsün” diyen;

Galatasaraylı’yı anlarım,

Trabzonsporlu’yu anlarım,

Beşiktaşlı’yı anlarım.



Kızsam da anlarım; özellikle Trabzonspor ve Beşiktaş da aynı davadan yargılandıkları halde kendilerine göre haklı sebepleri vardır; bir yere kadar anlarım. Hatta gerçekten suçluysak da aynı görüşü desteklerim.



Ancak İlhan Cavcav gibi tüccar zihniyetli başkanların; siyasi kaygı içinde olanların; yayıncı kuruluşun “Fenerbahçe affedilsin” zihniyetini desteklemem; destekleyen adama da Fenerbahçeli demem.



Ve son olarak Fenerbahçe Yönetim Kurulu’na ithafen;



Fenerbahçe taraftarları olarak defalarca söyledik; “Fenerbahçe’nin onurunu korumak adına alacağınız her türlü kararın arkasındayız; yeter ki bizler kadar dik durun” dedik. Bizler kadar dik durup duramadığınız özellikle 58. maddenin değiştirilmesine karşı alacağınız tavırla ve olası bir “af” durumuna göstereceğiniz tepkiyle belli olacak.



Kesinlikle konduramıyorum ancak olur da böyle pazarlıklara girerseniz; başımızı öne eğerseniz 86 gündür gösterdiğimiz tepkilerin kat be kat fazlasını sizlere de göstereceğimizden şüpheniz olmasın.



Ve asla unutmayın; sezon sonunda kupamızı alıp bizi küme düşürmemeleri durumunda takımı ligden siz çekmezseniz; biz çekeriz.



Onur İNAL


#sanasozyinebaharlargelecek


23 Eylül 2011 Cuma

Sivriservi'yi Bitiren Sisteme Neden Güvenelim?

Hakan Sivriservi; spor akademisi mezunu, eğitimci. Aynı zamanda Eskişehir bölgesi eski süper lig hakemlerinden; hatırlayanlar bilir.



6 Şubat 2010 tarihinde oynanan ve 0-0 eşitlikle sona eren Kayserispor – Galatasaray karşılaşmasının ardından geceye AKP’li Kayseri Belediye Başkanı ve Kayserispor Onursal Başkanı Mehmet Özhaseki’nin öfke dolu demeci damgasını vuruyor. Karşılaşmanın hakemi Tolga Özkalfa’yı oldukça ağır bir dille eleştiren Özhaseki’nin özellikle; “Önceki yıllarda Fenerbahçe maçında birisi hakkımızı yedi, düdüğünü astırdık” şeklindeki sözleri dikkat çekiyor.



Tarih 5 Nisan 2008; yer Fenerbahçe Şükrü Saracoğlu Stadı. Fenerbahçe ile Kayserispor arasındaki mücadelenin son dakikaları, skor tabelasında 1-1’lik eşitlik göze çarpıyor. 90. dakikaya girildiğinde orta hakem Hakan Sivriservi’nin işaretiyle birlikte 4. hakem duraklama dakikalarını gösteren tabelayı kaldırıyor. O dakikalarda Hakan Sivriservi bilmiyor ancak; tabelada görülen “5” rakamıyla aslında kendi sonunu hazırlıyor. Fenerbahçe; oyuna sonradan giren Semih Şentürk’ün 90+5. dakikada attığı golle karşılaşmadan 2-1’lik galibiyetle ayrılıyor ve bu durum Hakan Sivriservi için sonun başlangıcı değil, adeta sonun ta kendisi oluyor.



Hakan Sivriservi’ye o tarihten sonra geçerli bir sebep göstermeksizin herhangi bir karşılaşmada görev verilmiyor. Sivriservi, resmen yok sayılıyor.



Aradan yaklaşık 2 sene geçiyor; 6 Şubat 2010 tarihinde Mehmet Özhaseki’nin öfke dolu demecinden 6 gün sonra; 12 Şubat 2010 tarihinde Hakan Sivriservi düzenlediği basın toplantısıyla birlikte hakemlik yaşantısını noktaladığını açıklıyor ve ekliyor; “Özhaseki’nin bahsettiği hakem bendim.”



Yani açıkça anlaşıldığı üzere; Mehmet Özhaseki, Hakan Sivriservi’nin kariyerini bitiren kişidir. Ancak burada asıl sorulması gereken; bunu hangi ünvanla gerçekleştirdiğidir. Kayserispor Onursal Başkanı olarak Türkiye Futbol Federasyonu nezdinde mi; yoksa Kayseri Büyükşehir Belediye Başkanı olarak mensubu olduğu partinin olanaklarıyla mı?



İlk seçeneği değerlendirirsek; Kayserispor’un sportif açıdan lige kattığı değer ortada. Ancak mevcut sistemde bir hakemin kariyerini bitirecek derecede bir etkiye sahipler mi? Doğrudur ya da yanlıştır, işin o kısmında değilim ancak Fenerbahçe kalibresinde bir takımın yıllarca Selçuk Dereli’yi bitiremediği bir ligde; Kayserispor’un etkisi ne derece olabilir? Sizce Mehmet Özhaseki’nin siyasî kimliğinden tamamen soyutlanarak olaya bu derece müdahale etmesi mümkün müdür?



İkinci seçenek ise aynı zamanda iktidar partisinin belediye başkanı ünvanı taşıyan Özhaseki’nin konuya siyasî olanaklarıyla müdahale etmesi. Türkiye Futbol Federasyonu’ndan 2 sene boyunca konuyla ilgili herhangi bir açıklama yapılmaması; Sivriservi’nin meslekten ihraç edilmeyerek tabiri yerindeyse “süründürülmesi”; Özhaseki’nin şubat 2010’daki Galatasaray maçından sonra verdiği özgüven dolu demeç de adeta bunu doğrular nitelikte.



Şimdi; ben üzerinden bu kadar zaman geçmiş bir olayı neden hatırlatma gereği duydum? Biz; şike soruşturması sürecinde “Olaya hükümetin büyük ölçüde müdahalesi var” dediğimizde bizi uydurmakla, çamur atmakla, hedef saptırmakla itham edenler; Anti Fenerbahçe kimlikleri vicdan muhasebelerinin önüne geçenler; yazının geri kalanı sizler için.



Faruk Özak dedik; dinlemediniz. Wikileaks dedik, anlamadınız. Amerika Birleşik Devletleri’nin dahi kendisi hakkında yayınladığı belgeleri inkâr edemeyip özür dilemek zorunda kaldığı Wikileaks’i sakız markası zannedip bilgisizliğinizle birlikte nefret dolu yorumlar yaptınız. Mevcut hükümetle ilişkisi belgelerle kanıtlanmış olan Trabzonspor kulübü başkanının yurt dışı yasağının kaldırılmasını; Trabzonspor’un temizliğine yordunuz.



Şimdi soruyorum; bir belediye başkanı için bir hakemin kariyerini bitirenlerin; illegal olarak ilişkide oldukları kanıtlanan bir kulübe ayrıcalık gösterdiklerini savunmamızın neresi mantıksız?



Fenerbahçe tarafı tüm savunmasına rağmen “Suçluysak, cezamızı çekeriz” dediği halde aynı davadan yargılanan Sadri Şener neye dayanarak “Kupamızı verin” diyebiliyor; kendisinin bu rahatlığı nereden geliyor?



Ve rica ediyorum biri bana anlatsın; ben bir taraftar olarak bu kadar çarpık ilişkinin mevcut olduğu bir sistemin atadığı yargı mensuplarına nasıl, neden güveneyim?



Onur İNAL



#sanasozyinebaharlargelecek




22 Eylül 2011 Perşembe

Bari İçeride Rahat Dur Başkan!

Şike soruşturması başladığından bu yana en durgun dönemleri yaşadığımızı söyleyebiliriz. Özellikle son 1 aydır hemen hemen hiç kimsenin gözaltına alınmamış olması da bunun göstergesi. Ancak ligin ilk 3 haftasında ortaya çıkan sonuçlar yine hareketli günler yaşayabileceğimizin sinyalini veriyor.

Özellikle Aziz Yıldırım’ın tutuklanarak Metris cezaevine gönderilmesiyle birlikte bir kesime göre futbol şimdiden temizlendi. Cezaevinden saha içine müdahale etme şansı olmaması da bu sezon alınacak skorların güvenilir olacağının garantisiydi aynı kesime göre. Fenerbahçe artık şike yapmaya cesaret edemeyeceği için lige seri yenilgilerle başlayacak; teşvik primi veremeyeceği için de ezeli rakipleri şahane futbollarının karşılığını hak ettikleri puanlarla alacaktı. Teoride her şey güzeldi, futbolumuz temizleniyordu sonunda. Ancak pratikte sıkıntılar baş gösterdi.

Çünkü ilk 3 haftada;

Gökhan’sız, Emre’siz, zaman zaman Mehmet’siz Fenerbahçe; seyircisiz Orduspor, deplasmanda Gaziantepspor ve son dakikada attığı net golün verilmediği Manisaspor karşılaşmalarından 7 puan;

Temiz futbolun ebedî ve ezelî savunucusu Galatasaray 4 puan;

Örtülü ödenekten aldığı paranın muhasebe kaydını tutmayarak taraflı tarafsız herkesten alkış alan; Barcelona’nın Türkiye resmî temsilcisi Trabzonspor 2 puan topladı.

Ayrıca Uefa tarafından 2011 yılının “sempati güzeli” seçilen Beşiktaş; oynadığı 2 karşılaşmadan topladığı 5 puanın 2’sini federasyona iade ederek altın değerindeki 3 puanı hanesine yazdırdı.

İşte bu tablo, soruşturmada yeni dalgalara şahit olabileceğimizin habercisi adeta. Çünkü 104 yıllık tarihi boyunca oynadığı maçların 18’de 17’sini şike yaparak kazanan Fenerbahçe’nin temiz bir ligde böyle sonuçlar alması imkânsız. Belli ki Aziz Yıldırım cezaevinde de rahat durmuyor. Rakip takımdan oyuncu bağlamanın, teşvik primi göndermenin daha ilk haftalardan suyunu çıkarmış durumda. Özellikle Trabzonspor’un rakipleri söz konusu primler sayesinde daha hırslı mücadele ediyor ve yerli Barcelona’nın seyir zevki veren futbolunun meyvesini almasına müsaade etmiyor.

Sadece karşılaşmalara müdahale etse iyi; futbolun “yönetim” mekanizmasını da etkiliyor. Galatasaray ve Beşiktaş’a ortalama 90; Trabzonspor ve Bursaspor’a ise 84 saatte bir maç oynatan programı bizzat kendisi belirliyor. Ortalama 66 saatte bir maç oynayan Fenerbahçe ise rakiplerini önceden bağladığı için haliyle sıkıntı yaşamıyor.

Tabi bütün bunları yaparken tedbiri elden bırakmıyor, İ.B.B maçında rakibine arkadan kafa atan Felipe Melo’ya ceza verilmemesini sağlayarak dikkatleri başka yöne çekiyor.

Sadece yeni sezonda yaptıklarıyla değil; geçen sezondan kalan şifreleriyle de Fenerbahçe’ye avantaj sağlamaya devam ediyor. “Tarlalar sulandı mı?” şifresine istinaden maç öncesi zemini ıslatılan stadlar ve maçlardan sonra dönercide buluşup 3 porsiyon yerine 1 porsiyon döner yiyen futbolcular, ayrıca elden ele dolaşan ve içerisinde binlerce Japon yeni bulunduğuna dair söylentiler bulunan çantalar teknik takipte ele geçen ilginç detayların sadece bir kısmını oluşturuyor.

Tüm bunların yanında Aziz Yıldırım’ın mektuplarındaki gizli şifrelerle taraftarları tehdit ettiği iddiaları da mevcut. Söz konusu mektuplarda; yürüyüşler düzenleyip olayları protesto etmezlerse, seyircisiz oynanan karşılaşmalarda stadın önündeki kaldırımları doldurmazlarsa stadı Toki’ye satacağını ima ettiği belirtiliyor. Fenerbahçe taraftarı da eli mahkûm, sürekli bir şeyleri protesto eder görüntüsü veriyor.

Velhasıl kelâm, Türk futbolunu temizlemek için Aziz Yıldırım’ı cezaevine göndermek yetmiyor. Tecrit koşulları uygulanmadığı için kendisi halen futbol adına tehdit oluşturmaya devam ediyor. Minik kürek takımına moral vermek için sabaha karşı 05:30’larda Dereağzı’na gitmek; son maçta kaybedilen şampiyonluktan sonra dahi futbolculara moral vermek gibi eylemleriyle kulüp içerisinde âdeta bir korku imparatorluğu yaratan Aziz Yıldırım; alınan tüm önlemlere rağmen futboldan arındırılamıyor. Ve bizler, bu olayların bir an önce son bulması konusunda yetkili birimlere gözümüz kapalı güveniyoruz.

Son olarak; vakt-i zamanında 3 güzide kulübümüzün açtığı ortak pankartta yazan sloganla Aziz Yıldırım’a seslenmek istiyorum.

“El değmemiş, temiz bir lig istiyoruz.”

Bari İçeride Rahat Dur Başkan!

Onur İNAL

Dipnot: Bu yazı; soruşturmanın başından bu yana belki de isimleri en az anılan Cemil Turan ve Tamer Yelkovan'a ithafen yazılmıştır; tüm Fenerbahçeli'lerden Metris'e selam olsun.

#sanasozyinebaharlargelecek


19 Eylül 2011 Pazartesi

Anamı Da Alıp Geliyorum!

20 Eylül Salı günü bir başka güzel olacak mabed. Ablalarımız, annelerimiz, belki kız arkadaşlarımız ve minik kardeşlerimiz tribünlerde; bizler ise stadın önündeki kaldırımlarda destekleyeceğiz sarı-lâci’yi.

Sahaya girmek yanlıştı belki ancak kimseye saldırmadı Fenerbahçe taraftarı, hele ki lig maçının iptaline çıkardığı olaylarla sebep olmadı. Buna rağmen siyasal ağırlıklı kaygılarla iptal edilen cezalara rağmen diretti federasyon konu Fenerbahçe ­olunca. “Cezanızı çekeceksiniz” dedi, Orduspor maçında seyircisiz bıraksalar da, taraftarsız bırakamadılar Fenerbahçe’yi.

Ardından cezanın bize işlemediğini anladılar. Öyle ya, sadece sahadaki futbolcular değil; ekran başındakiler de duydu sesimizi. Ve bir süredir hazırladıkları kuralı yürürlüğe koydular. Belki de yine Fenerbahçe’nin destekten mahrum kalacağını sandılar. Ancak Dişi Kanarya faktörünü atladılar, ofsaytı çoğu erkekten iyi bilen kız arkadaşlarımızı unuttular.

Şimdi 12 Numara için yine görev vakti, Normal zamanlarda maça gelenler haricinde Saraçoğlu atmosferini bilmeyen yakınlarınızı teşvik edin, gelsinler. Annemi getireceğim ben de, siz de getirin. Anlasınlar tutkumuzun nedenini. Fenerbahçe’de cinsiyet ayrımı olmadığını, mevzu bahis “destek” olunca Dişi Kanaryalar’ın bizleri aratmayacağını bir kere daha ele güne göstermenin tam sırasıdır. Hangi takımın “Dişi” taraftarlarına formanın daha çok yakıştığını, görsel ve manevi güzelliklerin nasıl harmanlandığını bir kere daha öğretmenin zamanıdır şimdi.

Ve Orduspor maçında kaldırımda göremediklerimiz, işi-okulu vs. olmayıp da İstanbul içinde olanlar, her zaman izlersiniz maçı, olmadı özetiyle yetiniverin. Salı günü yine kaldırımları tribüne çevirelim. O desteğin yarattığı huzurun tarifi yok, taraftar olarak sınır tanımamış, cezaları boşa çıkarmış, takımının mağduriyetini en aza indirgemiş olmanın gururu başka hiçbir şeyde yok.

Orduspor maçında bizzat yaşamış biri olarak söylüyorum;

Cristiano Ronaldo 94 milyon avro;
Maç dönüşü görevini yapmış olmanın verdiği rahatlıkla vapurda yorgunluk atmak “paha biçilemez.”
  
Onur İNAL

#sanasozyinebaharlargelecek

17 Eylül 2011 Cumartesi

Hayırlı İşler

Bu fotoğrafa iyi bakın. Bu fotoğrafı iyi analiz edin, atlanacak türden değil, basit bir detay değil çünkü. Bu, çoğunuzun zannettiği gibi; “Ne var canım, bir Türk takımının Avrupa zaferi kutlanıyor işte.” şeklinde yorumlanabilecek bir fotoğraf değil.



Bu fotoğraf; sizlere 2 aydır yer yer örnekler göstererek de olsa daha çok teorik olarak anlattığımız “Taraflı medya”nın pratiğe dökülmüş halidir; en somut kanıtıdır.




Bu fotoğraf; yıllardır “temiz futbol savunuculuğu” adı altında sürekli Fenerbahçe’ye sallayan Erman Toroğlu’nun maskesinin düştüğü anın fotoğrafıdır.



Bu fotoğraf; hakkındaki şike iddiaları halen ispat edilememiş Fenerbahçe Başkanı’nı ekranlarda “suçlu” ilân eden Toroğlu’nun; şike iddiasıyla yargılanan Trabzonspor Başkanı’yla kurduğu çarpık ilişkinin gözler önüne serilmesidir.


Pişkinlik kavramının ete kemiğe bürünmüş halidir; ülkede “gerçek anlamda” temiz futbol isteyen kesimle ayan beyan dalga geçmektir.


Olayları tarafsız gözle izlemeyi başarabilen herkes; temiz futbol istediğini sürekli belirten Erman Toroğlu’nun, şike suçlamasıyla yargılanan biriyle zafer pozu vermesini sorgulamalıdır. Madem amaçları Fenerbahçe’ye saldırmak değil, temiz futbol; Fenerbahçe’yle aynı davadan yargılanan bir camiayla nasıl bu kadar içli dışlı olunabilir; birisi bunu açıklamalıdır.



Ve halen Erman Toroğlu’nu savunabilecek türde zihniyetler varsa eğer; o fotoğrafın çekildiği anda yapılan röportajdaki bir soruya da dikkat etmelidir. Erman Toroğlu; 2010-2011 sezonunun şampiyonu kim Türkiye'de?” şeklinde sorduğu soruyla yine açıkça bir kesimi tahrik etmiş; yine show peşinde koştuğunu kanıtlamıştır. Konuyla tamamen ilgisiz bir karşılaşmadan sonra sorulan bu soru açıkça tahriktir, dahası ucuzluktur.



Ve süreç biraz daha normale döndüğünde vereceğimiz hukukî ve demokratik çerçevedeki tepkilerle; bizleri böylesine tahrik edenlerin, ekranlarda bu kadar ucuzlaşanların da medyadan temizleneceği zamanlar gelecektir.



Son olarak şunu da belirtmeliyim; fotoğrafta verdikleri poz; sanıldığının aksine o akşam sahada aldıkları galibiyetin değil, kirli kulislere girerek ve ekranlardan saldırarak Fenerbahçe’nin kuyusunu kazanların masa başında “şimdilik” kazandıkları zaferin pozudur.



Ancak kimse unutmasın, her gecenin bir sabahı vardır. “Sana söz yine baharlar gelecek” diye haykırıyorsak vardır bir bildiğimiz.



Onur İNAL


#sanasozyinebaharlargelecek


http://twitter.com/#!/pikuee

16 Eylül 2011 Cuma

Tayfur'u Satanlar Yine Şaşırtmadı

Bu yazı; istisnalar ayrı tutularak Beşiktaş taraftarının büyük bir çoğunluğu için yazılmıştır.

***

15 Eylül 2011 Cuma; Beşiktaş – Maccabi Tel Aviv karşılaşması; Beşiktaş tribünlerinde “Beşiktaş’ın çocuğu Serdal Adalı, Beşiktaş’ın çocuğu Tayfur Havutçu” sesleri. Yine aynı Beşiktaş tribünlerinden Aziz Yıldırım’a küfür, kıyamet. Şaşırdık mı? Tabi ki hayır.

Çoğu Fenerbahçeli; Aziz Yıldırım’a edilen küfürler nedeniyle çileden çıktı, ancak burada gösterilmesi gereken tepki “kızgınlık” değil. Yani olay burada sadece “Beşiktaş küfür etti, kızdık.” çerçevesinde değerlendirilip basite indirgenmemelidir. Çünkü Beşiktaş tribünleri, dün akşam oynanan karşılaşmada ne kadar acınacak halde olduğunu bir kere daha göstermiştir.

Şimdi lafı eğip bükmeden Beşiktaş taraftarlarının yukarıda yazdığım eylemleri gerçekleştiren bölümüne soralım.

* Tayfur Havutçu ve Serdar Adalı’ya, sırf spor kamuoyuna sevimli görünmek için “Aklanın da gelin” diyen, yani kendi teknik direktörünü ve yöneticisini “satan” siz değil misiniz?

* Teknik direktörünüzü ve yöneticinizi sattığınız halde; bizim kendi camiamızın insanlarını sahiplenmemizi sindiremeyen; bizim kadar dik duramadığınız, omurgalı olamadığınız için sürekli saldıran siz değil misiniz?

 * Tayfur’un suçsuzluğuna bizim kadar bile inanmadığınız halde; kendi teknik direktörü ve yöneticisi “şike” suçlamasıyla tutuklu yargılanan bir camianın fertleri olarak; Fenerbahçe’ye “şikeci” yaftası yapıştıracak kadar cahil olan siz değil misiniz?

* Kulübünüzün kupa iadesiyle övünen; ancak kupanın sağladığı Avrupa kontenjanını reddedemeyerek göstermelik hareketlerle prim yaptığınızı belli eden siz değil misiniz?

* Forzabesiktas.com’un girişinde Trabzonspor’u tebrik edip aklı sıra show yapan; 2 gün sonra Havutçu ve Adalı tutuklanınca ele güne rezil olan siz değil misiniz?

* Kendi forumlarınızda kendinizle çelişen, özellikle de Tayfur Havutçu’yu “sattığınız” için içten içe pişmanlık duyan siz değil misiniz?

Şimdi görüyoruz ki pişmanlığınız tavan yapmış; Havutçu ve Adalı’yı yüksek sesle desteklemişsiniz. Peki 2 aydır aklınız neredeydi? Hani aklanmadan desteklemeyecektiniz? Henüz aklanmamış oldukları halde verdiğiniz desteğin adı “kıvırmak” değil midir?

Bu soruların hepsinin cevapları bizde var, peki siz bu acınası halinizi kendinize itiraf edebiliyor musunuz? Senelerdir Fenerbahçe’nin şampiyonluk yarışına girdiği her rakibine sırf Fenerbahçe tökezlesin diye takımı yenilsin isteyen bir taraftar grubu olarak; Fenerbahçe taraftarına nasıl dil uzatabiliyorsunuz? Dün sattığınız adamları bugün desteklemekten hiç rahatsızlık duymuyor musunuz? Tayfur Havutçu’nun masumiyetine sizden fazla inanan bir camianın başkanına, küfür etmekten utanmıyor musunuz?

Sizin, en alakasız durumlarda bile bize ettiğiniz küfürler, aşağılık komplekslerinizin net bir şekilde dışa vurumudur. Kendi camiasını desteklemekten aciz olan sizler; Fenerbahçe’ye dil uzatacak kalibrede adamlar değilsiniz. Kendinize her zaman “İsyankâr” imajı verdiğiniz halde, özellikle son iki ayda pasifliği tavan yapmış; başka bir deyişle ipliği pazara çıkmış bir topluluksunuz. Yazının başında da söyledik ya, acınacak haldesiniz.

Sahi; cezaevinden çıktığında Tayfur’un yüzüne nasıl bakacaksınız?

Onur İNAL

#sanasozyinebaharlargelecek

http://twitter.com/#!/pikuee